Gönül Bilimlerine Giriş-15
Yaşama Sanatı nedir?
Her sabah hayatımızı değiştirmek için bize yeni bir fırsat doğmaktadır. Hep karanlık görülen, hep şikâyet edilen hayat kime ne kazandırmıştır ki... Olgun ve gelişmiş insan, yavaş yavaş şikâyet ikliminden ayrılır. Hayatı olduğu gibi görmeye ve kabul etmeye doğru gider. Yavaş yavaş hayrı konuşan, yayan ve yaşayan bir insan olur. Önemli olan hayatın kabuğundan özüne doğru inebilmektir. Burada san’at eserleri bize çok faydalı olur. Gerçek san’at eserlerinde biz varlığın özü ile temasa geçeriz. Nasıl çeşitli san’at eserleri varsa bir de hayat san’atı, yaşama san’atı vardır. Asıl önemli olan, yaşama san’atında usta olabilmektir. Elde edilmesi en güç dostluk, insanın kendi kendisiyle olan dostluğudur.
Yunus’un ısrarla belirttiği gibi, insan hayatında önemli olan gönüldür. Gönül çalabın tahtıdır ve dünyaya hükmeden odur.
Sabri Tandoğan
Gönül bilimlerine giriş-9
Kulak eşitse köñül bilir. Köz korse üyik kelir. (I. 211) Kaşgarlı Mahmut.
( Kulak işitse gönül bilir, göz görse sevinç gelir.)
İnsan önce işitti, sonra gördü.Kulak işitince Gönül bilir.Bilen Gönüldür.
Çocuk annesinin karnında önce işitir. Gönlü bilir. Çünkü; önce Gönül gözü açılmıştır. Sonra baş gözü açılacaktır.
Aslında baş gözü olmasa da annesinin karnındayken, okşamaları gene sevinç verir.
İnsan işitir, işitince sevdiğini sesinden bilir. Sesin geldiği yerdeki sevdiğine bakar ve sevinç duyar.
25 Haziran 2005 Cumartesi 21.45
Gönül Bilimlerine Giriş - 32
Can ve Gönül
Can ve gönül, mücerret (Soyut)kavramlar olup âşığın sevgilinin bakışlarından etkilenen en önemli manevî unsurlarıdır. Yetim ile aralarındaki ilgi ise ayrılık ve yalnızlık sebebiyle kurulmuştur. Nasıl ki yetim, onun için en değerli iki varlık olan anne ve babasından ayrılmış ise can ve gönül de âşık için çok kıymetli olan sevgilinin baygın bakışlı gözlerinden mahrum kalarak yetim olmuşlardır. Gönül ve can bedenin içinde yaşar. Dolayısıyla beden, onların evidir. Sevgili bakışlarını onların üzerinde başka tarafa çevirerek onları dert sahibi edip bu evde yalnız bırakmıştır. Bu hâliyle onlar öksüz kalmış iki kardeş gibidirler. Aşağıdaki beyitte de Hilâlî (16.yy) can ve gönlün bu maceralarını dile getirmiştir. Sevgilinin bakışları âşığın gönlüne tesir ettiği için, bakışların âşık üzerinde başka tarafa çevrilmesi ondan uzaklaşması demektir ki bu da onu hasta etmeğe yetmiştir. Bu hâliyle gönül ikiz kardeşi gibi olan canı da etkilemiştir. Dolayısıyla can da hasta olmuştur. Can ve gönlün bu hâli kimsesi olmayan iki öksüz kardeşin bir yerde hasta olarak yatması ve hiç kimsenin onlarla ilgilenip yarasını sarmaması durumuna benzetilmiştir. Beden de onların evi olarak düşünüldüğünde beyitteki gam evini hatırlatır. Diğer taraftan, “çeşm-i bîmâr” terkibindeki bîmâr kelimesi aslında hasta anlamına gelmekte beraber burada “hasta edecek derecede etkili” anlamını taşımaktadır. Beyitte bu kelimenin tercih edilmiş olması hasta kelimesiyle tenasüplü olarak kullanılmasındandır:
Çeşm-i bîmârun fırâkıyle dil ü cân hastadur
İki öksüzdür yatur gam-hânede tîmârsuz
(Baygın bakışlı gözden ayrıldıkları için gönül ve can hastadır. (Bu hâliyle onlar), gam evinde yaralı bir hâlde yatan ve yaraları sarılmayan iki öksüz gibidir.)
Alınan kaynak;
Türk Kültürü İnceleme Dergisi 11, İstanbul 2004, 87-110.
Makale adı;
Klâsik Türk Şiirinde “Yetim”- Sebahat Deniz.
42.
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu
200.000 yıl: Son iki yüz bin yıldır bugünkü insan türünün (homo sapien sapien) toplumsal evrimi.
- 80.000 yıl: Seksen bin yıldır da [toplumun gönlü dediğim] kültürün gelişimi.
Hocamın alıntı yaptığım yazısı;
http://www.sinanoglu.net/modules.php...Sections&op=vi ewarticle&artid=140
Gönül medeniyeti
Ben şahsen medeniyetle "gönül" arasında bir paralellik olduğunu düşünüyorum. Beşeriyet "gönül"ü keşfettikçe medenîleşmiş, medenîleştikçe de insana saygı artmıştır. "Âlemden maksat âdemdir, âdem ise gönülden ibarettir" sözü böyle bir medeniyetin ürünüdür.
Türkçede eskiden beri var olan gönül, bilhassa Anadolu coğrafyasında "yapmak" ve "kırmak" mastarlarıyla birleşerek büyük bir mânâ derinliği kazanır. Şâirlerimiz gönül kırmayı Allah'ın evini (Beytullâh) tahrip etmek, gönül yapmayı da Kâbe inşâ etmek olarak görmüşler:
Gönül yıkmak harap etmek gibidir beyt-i mâmûru
Velî yapmak hezârân Kâbe bünyâd etmeden yeğdir.
(İbn Kemâl)
Gönüle verilen bu önem şüphesiz ki insanı yüceltmiştir. Artık insan sıradan bir canlı olarak görülmemektedir. O, eşref-i mahlûkattır. Âlemin seçilmişi, kâinatın göz bebeğidir:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.
(Şeyh Gâlip)
Âdemoğlunun bu derece yüceltilmesinde: "Yere göğe sığmadım da inanan kulumun gönlüne sığdım" mealindeki kutsî hadisin etkili olduğu muhakkak. Gönlün Allâh'ın evi olarak tasavvur edilmesinin temelinde de yine bu kutsî söz vardır. Gönül Allâh'ın evi olunca gâyet tabii, gönül yapmak en büyük tâat, gönül kırmak da kötülüklerin başı olacaktır:
Kesr-i hâtır günehin ekberidir
Cümleten mâsıyetin bedteridir
Eyle hâtırları tâmîre şitâb
Eyleme arş-ı İlâhîyi harâb.
( M. Naci)
Bizim kültürümüzde gönüle o kadar değer verilmiştir ki ecdadımız, yaradılışın gâyesi olan ibadetin arka planında gönül kazanmanın yattığını ve gönül kıranların yaptıkları ibadetlerin şekilden öteye bir mânâ ifade etmeyeceğini söylemekten çekinmemişlerdir. Yunus Emre'nin şu beyitlerinde bu gerçek çok açık bir şekilde dile getirilmektedir:
Ak sakallı bir koca ne bilsin kim hak nice
Emek vermesin hacca bir gönül yıkar ise.
***
Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namâz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.
***
Yunus Emre der hoca gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice bir gönüle girmektir.
Bence bir milletin medeniyet dünyasındaki yerini tespit için öncelikle o milletin atasözü ve deyimlerini incelemek gerekir. Türkçe atasözü ve deyimleri tetkik edenler, özellikle "gönül" maddesini gözden geçirenler nasıl bir "gönül medeniyeti" ortaya koymuş olduğumuzu hayretle göreceklerdir.
"Gönül gözü, gönül dili, gönül kulağı, gönül kitabı, gönül evi, gönül kapısı, gönül şehri, gönül yolu, gönül eri, gönül bağı, gönül birliği, gönül terazisi, gönül yapmak, gönül kazanmak, gönülden sevmek" vb. deyimler yahut "Gönül Allâh'ın evdir", "Gönül yapmak Kâbe yapmaktır", "Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz", "Gönül eri, baş üzere yeri", "Gönül Kâbe'dir", "Gönül kimi severse güzel odur", "Gönül yıkan Tanrıya ermez", "Gönülden gönüle yol vardır…" gibi atasözlerinin Türkçe dışında bir başka dilde daha bulunabileceğini tahmin etmiyorum.
Milletlerin ruh yapısını ve fikir dünyasını en iyi atasözü ve deyimlerin yansıttığını bilenler yukarıda sıraladığımız atasözü ve deyimlere bakarak, vücuda getirmiş olduğumuz medeniyetin niteliklerini kavramada sanırım zorlanmayacaklardır.
Gönül şehrinde oturan, gönül gözüyle gören, gönül diliyle konuşan, gönül kitabından okuyan, birbirine gönül bağıyla bağlanan, gönül terazisiyle tartan, gönülü Allâh'ın evi bilen, gönül kazanmayı en büyük ibadet sayan ve nihayet gönülden seven bir milletin inşa ettiği medeniyete "gönül medeniyeti"nden başka ne ad verilebilir?.. (YÜZAKI'ndan)
Ahmet Sevgi
Aygazete