KooLpa Yaşam Katagorisinde ve Dini Konular Forumunda Bulunan Takva Sahipleri Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Takva; korunma, sakınma demektir. Yüce Yaratıcı'ya karşı sorumluluk duyarak, her türlü günahlardan kendini korumanın, niyet ve gayreti içinde olmadır. Allah'ın ...
|
|||||||
| Üye ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
#1 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() Üyelik tarihi: Jan 2008
Mesajlar: 895
Tecrübe Puanı: 2
![]() |
Takva; korunma, sakınma demektir. Yüce Yaratıcı'ya karşı sorumluluk duyarak, her türlü günahlardan kendini korumanın, niyet ve gayreti içinde olmadır. Allah'ın rızasını kazanmak için, O'nun himayesine girerek emirlerine sımsıkı sarılmak ve yasaklarından da sakınmaktır. Korunmak istenilen günahlar nelerdir? Bunların başında takvanın zıddı olan şirk yani Allah'a ortak koşma ile küfür yani örtme manasına gelen Allah'ı inkâr etme nankörlüğü ve imansızlık gelir. Kur'ân; nefsin kötü sıfatlarından zulüm, bozgunculuk, kibir, yalancılık, her türlü azgınlık, hainlik, israf v.s. den de korunulması gerektiğini belirtmektedir. Takvanın ilk şartı; insanın Yaratıcısı'na karşı minnet ve şükran borcunu farkedip, kul olduğunu sezme bilincine ermesidir. Takvanın, Kur'ânı Kerîm'de ve din lisanında çok önemli bir yeri vardır. Takva sahipleri, Allah'ın Resulünü örnek alarak, ibadeti ve insanlara hizmeti "Muhammedî şefkat" anlayışı ile yaparlar. İman da, hareketlerde ve ibadette mükemmellik sergilerler. Böyle bir gayret içinde olan mü'minler, nefsini kötü sıfatlardan arındırarak kazandığı ilâhî ahlâk ile kemale erer ve takva sahibi kul olma mutluluğuna erişirler. Kurtuluşa erenler onlardır, cennet onlar için hazırlanmıştır. Takva sahipleri, Kur'ân'a göre Cenâbı Hakk'ın sevdiği kullarının başında gelmektedir. ALLAH TAKVA SAHİPLERİNİ SEVER 3/76: ...Allah, takva sahiplerini sever. 16/128: Hiç kuşkusuz ki Allah, takva sahipleri ve ihsanda bulunanlarla beraberdir. Allah'ın dostluğuna ve sevgisine takva sahipleri erişmişlerdir. İmanın kuvvetlendirilmesi ve nefsin kötülüklerden arındırılması ile kemale eren takva sahipleri, Allah'ın kendilerine ihsan ettiklerini, onlar da insanlara ihsan etmek suretiyle yansıtan yüce benliklerdir. ALLAH YANINDA EN DEĞERLİ İNSAN 49/13: ... Muhakkak ki, Allah yanında en değerli olanınız, takvaca en ileri olanınızdır... Her insan, doğuştan Allaahü Teâlâ'ya aynı uzaklıktadır. Ancak kendi amelleri (çalışmaları) neticesinde değeri artar veya eksilir. Kur'ân; insanın mevki, sınıf, zenginlik, ırk, iklim, bölge farkından kaynaklanan üstünlüklerini tamamiyle siliyor. Onların yerine, yegâne değer ölçüsü olarak insanın kendi niyet, gayret ve çalışmasının ürünü üstünlükleri, esas ölçü olarak alıyor. Kur'ân: " Allah katında en değerli ve şerefli insan, takvası en ileri olandır. " prensibini yaratılış kanunu olarak açıklıyor. Allah katında insanlar arasındaki eşitlik takva ile değişiyor ve o üstünlük ölçüsü oluyor. Kul, yalnız ve yalnız şahsî gayret ve çalışmaları ile yücelmektedir. Zümer 39/61: " Takva sahiplerini Allah, kendi başarıları ( iman ve ibadeti ) sebebiyle kurtuluşa çıkarır... " Dünya hırsına kapılan servet şımarığı zenginler, menfaatçi devlet adamları, kibirli aristokratlar v.s. Allah katındaki değersizlikleri, bu yaratılış kanunu ile daha iyi anlaşılmaktadır. İnsanların yaratılış yasalarına uygun gayret ve çalışmasının mahsulü iyilik ve güzellik sergilemeleri cennetlerini kazandırcak, yaptıkları zulüm ve nankörlükler de azab ile acı çekmelerini ve cehennemi gerektirecektir. KUR’ÂN HİDÂYETE ERDİRİR 2/25: İşte o Kitap. Şüphesiz, takva sahiplerini hidayete erdiricidir. O takva sahipleri ki gaybe iman ederler, namazı dos doğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda infak ederler. Onlar, sana gönderilene (Kur'ân'a) ve senden önceki peygamberlere gönderilene de iman ederler ve ahirete de kesinlikle inanırlar. İşte böyle kimseler, Rablerinden gelen bir hidayet üzerindedirler. Mutluluk ve kurtuluşa kavuşanlar da onlardır. 47/17: Hidayete ermiş olanların da Allah, hidayetlerini arttırdı ve onlara takvalarını verdi. Cenâbı Allah; hidayete erdirici olarak temel ve tek kaynak yalnız ve yalnız Kur'ân Kerîm olduğunu vurgulamaktadır. Kur'ân Arapça indiğine göre bu lisanı bilmeyenler hidayete nasıl erecekler? Muteber Kur'ân çevirilerini okumak, muhakkak ki en doğru bir yoldur. Böylece Kur'ân'ı çok iyi anlamak ve üzerinde düşünerek ilâhî yasaları öğrenmek, hidayete ermenin başlıca kaynağı olduğu vurgulanmaktadır. Araf 7/172'de buyrulduğu gibi doğuştan Rabbini bilme özelliğine sahip olan insan, kul olduğunu hissederek Yüce Yaratıcı'sına karşı şükran borcunu farketme şuuru ile dolar. Nefs, gönlündeki cereyanı duyunca gerçekleri görmeye başlar ve takva doğar. Artık o insan iman ederek namaz ve infak ibadetini zevk edinir. Hidayet; yanlıştan kurtulup doğru yola girme, çirkin ve kötüden kurtulup güzel ve iyiye ulaşma anlamına gelmektedir. Hidayete ermede, takva sahibinin gönlündeki kulluk ateşini yakarak, korunmaya talip olması şarttır. Cenâbı Allah'ın da kulundaki sevgi cereyanına cevap vermesiyle iman gerçekleşir. Böylece ilk imtihanı geçen kul, hidayet yolları açılarak gaybe iman, namaz ve infak temelleri ile ibadet etme mutluluğuna erişir. Peygamberlere, kitaplara ve ahirete kesinlikle iman etme hidayetin devamıdır. Hidayet, bir eğitim, yetişme olayıdır ve buna mertebe mertebe ulaşılır. Gaybe iman; gizli olana görünmeyene iman demektir. Kur'ân da Allah'a iman, gaybe iman şeklinde tanımlanmaktadır. Allah'a iman ile gönülde hissedilecek ve hidayet ile de Allah'ı gözle görüyormuş gibi bilinecektir. Allah'ın melekleri de bize gizlidir. Dünya hayatından sonra yaşam anlamındaki ahiret de gizlidir. Onlara da kalben ve kesinlikle iman edeceğiz. İnfak; Allah'ın bize verdiği nimetlerden başkalarına da pay ayırarak vermedir. Yukardaki ayetleri toparlayıp özetlersek: " Şüphesiz O Kitap yani Kur'ânı Kerîm, takva sahiplerini hidayete erdiricidir. Doğuştan Rabbini bilme yeteneğine sahip olan insanlardan Yüce Yaratıcı'sına karşı görevli olduğunu hisseden takva sahipleri, Rabbine sığınarak günahlarından korunmayı istediği zaman, onlar Kur'ânı Kerîm aracılığı ile doğru yola, güzele ve iyiye ulaştırılır. Bu yol yani hidayete erme, Allah'a mutlak iman, namaz ve infak temellerine oturarak başlar. Peygamberlere, İlâhî Kitaplara ve Dünya hayatı sonrası ahirete de kesinlikle inanmak şarttır. İşte Kur'ân'daki ayetlerle bu gerçekleri ve oluş sırlarını öğrenerek mutlu olunacak, asıl gerçek ve ebedi olan ahiret hayatı yaşamında da kurtuluşa erişilecektir. NEFSİNİ ARINDIRAN KURTULMUŞTUR 91/7: ... Nefsi ve onu düzgün bir biçimde şekillendirdi. 91/8: ... Sonra da ona kötülük ve takvayı ilham etti. 91/9: ... Benliğini temizleyip arındıran gerçekten kurtulmuştur. 91/10: ... Onu kirletip örtense kayba uğramıştır. " Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. " Cenâbı Allah, insanı temsil eden nefsi yarattı, ona ruh vererek hayatiyet kazandırdı ve onu güzel biçimde donattı. "Sonra da ona kötülük ve takvayı ilham etti." İlham; Allah tarafından kalbe gelen mana, sezgiye ve hissedişe dayalı inanış demektir. Cenâbı Allah insana; neyin kötülük yani nefse zararlı olduğunu, neyin iyiliktakva yani nefse faydalı olduğunu ayırt etme özelliği verdi. Zulüm, nankörlük, yalancılık, bozgunculuk, şehvetin esiri olma, hainlik, alaycılık, v.s. gibi fiiller yapıldığında; işte bunlar kötü işlerdir, nefsi kirletir, bunun için de yapılmamalıdır. İyilik ve güzellik sergilemek, hayır işlerinde yarışmak, infak etmek, sabırlı ve adaletli olmak v.s. gibi fiiller yapıldığında da, işte bunlar iyi işlerdir, takvadır, nefsi temizleyip arındırır, bunun için de yapılmalıdır. İşte bu iyiyi ve kötüyü ayırt etme, insanlara doğuştan ilham edilmiştir. Bir hadiste şöyle buyrulmuştur : " Fetvacılar sana fetva verselerde, sen bir de kalbine danış." Nefsini kötülüklerden temizleyip, takva ahlâkı ile terbiye edenler kurtuluşa ermişler, fenalıklarla kirletenler ise kayba uğramışlardır. HACCA TAKVA AZIĞI İLE GELİN 2/197: Hac vakti bilinen aylardır... Hac seferinize yetecek miktarda yanınıza azığınızı (yiyeceğinizi-paranızı) alın. Elbette en hayırlı azık da takvadır... 7/26: Ey Ademoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek örtü ve bir de süs elbisesi indirdik. Fakat takva elbisesi hepsinden hayırlıdır. Cenâbı Allah; nefsin kötü sıfatlarını temizleyerek takva imanı ve ahlâkı ile hacca gelinmesinin daha hayırlı olacağını öğütlemektedir. Kur'ân; infak, namaz, zekât, af edici ve dileyici olma, sabır tevekkül, oruç, muhsin olma, ahde vefa, adalet ve ilim gibi ilâhî sıfatları kazanmakla takva sahibi olunacağını belirtmiştir. Takva elbisesi giyilmeden, İslâmiyetin beşinci şartı olan hac görevini yerine getirmenin erdiriciliği ise eksik kalmaktadır. Ancak takva sıfatları kazanılarak yapılacak hacca gitmenin sevabı çok daha büyük olacaktır. Cenâbı Hakk'ın sevgisine ulaşmanın mutlak yolu takvadan geçmektedir. Yunus 10/63: " ... Allah'ın dostları, iman edip de takvaya sarılmış olanlardır." Cenâbı Allah'ın rızasını kazanabilmek için, Dünya'nın muhtelif bölgelerinden gelen iman sahipleri, her yıl Kâbe'ye akın etmektedirler. Peygamber Efendi'mizin : " Kim Allah için hacceder, bu esnada kötü söz ve davranışlardan sakınırsa (kul hakları müstesna) annesinin onu doğurduğu günkü gibi günahlarından arınmış olarak hacdan döner. " hadisi, haccın günahlarından affedilmesi ilkesine açıklık getirmektedir. Ancak takva sıfatlarından oluşacak takva elbisesi ile hac ibadeti sağlamlaştırılmalıdır ki, Cenâbı Allah'ın rahmetine ve sevgisine erişilebilsin. ALLAH’IN YARDIMCILARI 61/14: Ey iman edenler! Allah Dini'nin yardımcıları olun! Hani Meryemoğlu İsa Havârilerine : " Allah yolunda benim yardımcılarım kimdir? " demişti de, Havâriler : " Biziz " cevabını vermişlerdi... 47/7: ... Siz, Allah'a (Din'ine) yardım ederseniz, O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır. 42/31: ... Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne bir yardımcı vardır. Kur'ân, iman edenleri Allah'ın Dini'ne yardımcı olmaya çağırmaktadır: " Ey mü'minler! Allah'ın rıza ve şefaatini kazanmak için, bütün irade ve gücünüzle Allah'ın yasalarına uyun, Resulüne yardımcı olun. Nasıl Hz. İsâ'nın Havârileri, Allah yolunda onun yardımcıları olmuşsa, siz de Peygamberinizin davetine uyarak, Cenâbı Allah için O'na tam bir iman ile yardım edin." Havâriler, kelime anlamı olarak "Yardımcı" demektir ve Hz. İsâ'ya ilk iman eden ve ona yardımcı olan on iki yüce zata verilen isimdir. Onlar balıkçılıkla geçiniyorlardı. Dini yaymak için ayrı ayrı uzak yerlere gitmişler, Hz. İsâ'ya Cenâbı Allah tarafından vahy ile gönderilen ilâhî yasaları, insanlara ulaştırmada büyük gayret göstermişlerdi. Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil, Hz. İsâ'dan sonra Havârilerin bir kısmı tarafından ayrı ayrı yazılarak kitap haline getirilmiş ve Dünya'ya yayılmıştı. Peygamber Efendimize ilk iman eden ve onun yardımcıları durumunda olan Sahâbeler'den, takvası en ileri durumdaki yüce zatlar da Havâriler mertebesindedir. Onlar da Allah'ın Resulünün yanında gayretle didinmişler, hayatlarını hiçe sayarak içtenlikle çalışmışlardır. Peygamber Efendimizden sonra da, İslâmiyetin bütün Dünya'ya yayılmasına gayretli çalışmalarıyla sebep olanlar de, muhakkak ki Cenâbı Allah'ın yardımcılarıdır. İslâmiyette, peygamberlik ile velilik mertebesinin en üst basamağı arasında bir yüce makam daha vardır: Sıddîkiyet. Sıddîkiyet, sadakat ve doğrulukta en ileri olma hali demektir. Peygamber Efendimizin, en yakın sadık dostu ve yardımcıları durumunda olan Hz. Âli ve Hz. Ebubekir, İslâm bilginlerinin de ittifak ettikleri gibi, bu mertebenin yüce temsilcileridir. Nisa 4/69: " Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle ve barış sever olan salih kişilerle beraberdir..." Cenâbı Allah'a yakınlık derecesinde olanlar; peygamberler, sonra sıddîklar, sonra Allah yolunda canını seve seve feda eden şehitler, daha sonra da iyi ve barışsever işler üreten mü'minler (Allah'a iman edenler) olarak gösterilmiştir. Cenâbı Allah; nasıl ki iman eden kulunun mutlak dostu ve yardımcısı ise, ayni şekilde insanlardan da Kendisine sığınıp, ilâhî yasalarına tamamiyle uyarak kulluk görevlerini eksiksiz yapmalarını istemektedir. İbadet etmekle de kulluk tamamlanmıyor, başkalarına da öğretmek esas olmalıdır. Ancak bu şeklide dost ve yardımcı olunabileceği vurgulanmaktadır. Böylece Allah da kullarını kötülüklerden korur, ayaklarını kaydırmaz ve sonsuz kurtuluşa kavuşturur. ALLAH’IN DOSTLARI VELÎLER 2/257: Allah, mü'minlerin Velisidir... 10/62-64: Biliniz ki Allah'ın velilerine korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edipte takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de müjde vardır onlara. Allah'ın kelimelerinde değişme olmaz. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Veli; dost, yardımcı, koruyucu demektir. Velinin çoğulu ise evliya'dır. Kur'ân'da Cenâbı Allah'ın isim sıfatlarından biri olan veli, halifelik görevi verilen kâmil insanın da sıfatı olarak belirtilmiştir. Yüce Yaratıcı ile kul arasındaki gerçek dostluğun temsilcileri olan veliler, iman ve takvada en ileri duruma yükselerek, Allah'ın sevgisine erişmiş yüce benliklerdir. Allah'ın dostları kimlerdir ve hangi özellikleri taşımaktadır? Yunus 10/63: " Allah'ın dostları (veliler), iman edip de takvaya sarılmış olanlardır. " Kur'ân, bunun için iki şartı belirlemektedir: İman ve takva. İnsanların gönlünde sezgi ile duyulan ve bir sevginin belirtisi olan iman, mertebe mertebe yücelir. Kemal noktasında da aşka dönüşmektedir. Bakara 2/165: " İman edenlerin Allah'a olan sevgileri çok kuvvetlidir..." insanları mutluluğa ve kurtuluşa ulaştıran ancak ilâhî aşktır. Kur'ân; Yaratıcı ile kulun birleşmesi, yani tam teklik halinin ancak aşkla mümkün olduğunu belirtmektedir. Sevgi ve Güzelliğin Kaynağı Cenâbı Allah, yaratılış ve oluşu sevgi üzerine kurmuş ve tüm varlıklara sevgisini yansıtmıştır. Yaratıcı'yı sevmek ve O'nun tarafından sevilmenin son noktası, imanı kemal mertebesine erişen kâmil insanın özelliğidir. Cenâbı Allah'ın dostluğuna ulaşabilmenin ikinci şartı olan takvanın nitelikleri "Takva Sahibinin Özellikleri" bahsinde incelenmiştir. Kur'ân; infak etmek, hayır işlerinde yarışmak, yaratılmışları yaratandan dolayı sevmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, af dileyici ve af edici olmak, sabır ve tevekkül etmek, muhsin olmak, anlaşmalara uymak, adaletli ve ilim sahibi olmayı takvanın temel yasaları olarak açıklamaktadır. Cenâbı Allah'ın dostluğuna kavuşmanın mutlak şartı, iman ve takvada ileri durumda olmakla mümkündür. Tasavvuf ehline göre nefsin mertebeleri yedidir. 1) Emmare Nefs, 2) Levvame Nefs, 3) Mülhime Nefs, 4) Mutmainne Nefs, 5) Razıyye Nefs, 6) Marzıyye Nefs, ve 7) Kamile Nefs. Dördüncü aşama olan Mutmainne Nefse ulaşanlar; Emmâre nefsin sıfatları olan hırs, kibir, şehvetin esiri olma, öfke ve yalancılık gibi sıfatları dizginleyerek saf dışı bırakmış ve cennet ehli olmuş kullardır. Ancak ondan da bir üst basamak olan " Razı olmak " anlamındaki Raziyye Nefs makamı ise velilerin nefsidir ki derece derece son mertebe olan Kâmile Nefs'e kadar yücelir. Razıyye Nefs sahibi veliler; Emmare yani hayvansal tabiatlı nefslerini ıslah ederek tamamiyle kontrol altına almışlar, Cenâbı Allah'ın lütfu ile takvada en ileri durum olan ilâhî sıfatlar ile ahlâklanmışlardır. Velilerin nefsini içeren beş ve altıncı mertebelere Kur'ân'da Fecr 89/28 ayeti kanıt teşkil etmektedir: " O senden sen de O'ndan hoşnut olarak (sevgiyle) Rabbine dön. " Kul Allah'ından razı olduğu gibi Allah'ta kulundan razı olur. Rıza; memnun olma, razı olma, sevme anlamına gelmektedir. Nefiste rıza mertebesinden önce, telaş ve endişe kaybolarak yerini bir huzur ve güven haline bırakır. Bu tasavvufta Mutmainne Nefs'in mertebesidir. Cenâbı Allah kuluna nimet indirmiştir ki, Kur'ân'daki Fetih 48/4 ile Ra'd 13/28 ayetleri buna ışık tutar : " Allah, imanlarına iman katsınlar diye, mü'minlerin gönüllerine huzur ve mutluluk indirdi...", "...Gönüller ancak Allah'ı anmakla huzur bulur. " İmanın güçlenmesi ile olgunlaşma artar ve Rıza'ya Cenâbı Allah'ın izni ile erişilir. Takva yaşamı ile Allah'ın isim sıfatlarına bürünen, ilâhî ahlâk ile ahlâklanan kul, Cenâbı Hakk'ın lütfu neticesi fetih ile mükafatlandırılarak cennet yaşamına başlar. Benlik, bütün kötülüklerden tamamiyle arınmış, var olanla Var Eden birleşmiştir. Fetih; zafer kazanma, ele geçirme demektir. Kalp gözüyle anlaşılana iç fetih, kafa gözüyle anlaşılana da dış fetih denir. Tasavvuf ehline göre bir manevi savaş olan iç fetih çok daha zor olmasına karşın, yüce ve erdiricidir. Fetih 48/13 de şöyle buyrulmaktadır : " Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder. " Ayette her ne kadar Hz. Muhammed (s.a.v.) e hitap edilmişse de, Kur'ân bütün insanlığa indirildiğinden her kulu da kapsamı içine alacağı pek tabiidir. Bu bakımdan fetihle mükafatlandırma, başta alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimize aittir. Sonra da takvada en ileri durumda olanlara, Cenâbı Allah'ın lütfettiği bir yücelmenin üst noktasıdır. Allah'ın yolunda gayretle didinenlere, sonunda muhakkak zafere ulaşacakları müjdelenmektedir. Ankebut 29/69: " Bizim uğrumuzda savaşanları, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz... " Büyük İslâm Bilgini Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün Kur'ân ve Sünnete Göre Tasavvuf adlı eserinin Rıza ve Fetih ile ilgili bölümünü izleyelim : " Sabır ve tevekkülü gerçekleştiren nefs, feryat ve şikâyetten kurtulup, sükûnet ve hoşnut olma devresine girerek sürekli huzura ulaşacaktır. Bu erişe tasavvufta Rıza denmiştir ki nefsin en mükemmel makamları olan Razıyye ve Marzıyyede de ele geçer... Rıza, aynı zamanda Allah sevgisinin de zirvesidir... Beşerî iradeyi ilâhî irade de eritmeyenler rızaya ulaşamazlar. Rızaya ulaşan kâinatta ikilik, çekişme, kötü, çirkin, acı, gam görmez... İkilik, kötü iyi, güzel-çirkin vs. ayırımı bedenin, zaman ve mekân kayıtlarına mahkûmiyetin icaplarıdır... Rıza makamında günah-sevap endişesi diye bir ikilik kalmamıştır. Çünkü kul Allah'ta fani olmuş, irade tekleşmiştir... Bizim iç fetih dediğimiz, basiretle idrak edilen fetihtir. İç fetih, Kur'ânı Kerîm'den de anlaşılıyor ki sekineti izler. Sekinet, iç huzur elde edilmeden iç fethe gidilemez. Fethe erişmek için benliği bütün pisliklerden arıtmak gerekir. Kişi, iç alemi lekeleyen pislikleri terke karar verince fetihler ona rehberlik eder... İç fethi gerçekleştiren insan kâinatı kucaklamış olacağından vücudu varlığı tek görür. Bu devrede sen, ben, o kalmaz. Âlemi Ekber olan insan bu idrakin kemalinde Ene'lHakk = Ben Allah'ım der. Bu Yaratıcı'nın yerini almış olmakla böyle bir iddia ile alakalı değildir. Bu Yaratıcı kalmak şartıyla, varlığın ortadan kalktığını görmektir. Bu varlık ortadan kalkınca, insanın kalıbı da yok olmuş demektir. Kalıbı yok olan insan aslı ve kaynağı bulunan Yaratıcı'nın faaliyetine iştirak etmiş olur ki, bu ona Ene'lHakk demekten başka bir şey yapamaz..." Yüce Yaratıcı insanlara takva ölçüsünü getirmiş, Kur'ân da ancak iman ve takva ile kulun yüceleceğini ve Allah'ın dostluğuna erişebileceğini açıklamıştır. Kur'ân mealleri, yardımcı kitaplar ve tefsirler; İlâhî Yasalar için gerekli bilgileri vermektedir. Cenâbı Allah; öğretmenliğini yaptığı Kur'ân'a teslim olunarak okunmasını, ilk ayet olan oku emri ile vermiştir. Böylece herkes, seviyesine ve kavrayışına göre ilâhî ilimden nasibini alacak ve aradığını da bulacaktır. İman sahipleri; muteber Kur'ân çevirilerini tam bir teslimiyetle okuyarak, üzerinde düşünerek içlerine sindirecekler ve mutlaka hedeflerine de ulaşacaklardır. Rahman 55/12 de şöyle buyrulmaktadır : " O Rahman, öğretti Kur'ânı ". Şu halde Kur'ân okumak suretiyle İlâhî Yasaların öğrenilmesi, bizzat Cenâbı Allah'ın öğretmenliği ile gerçekleşmektedir. ALLAH'TAN BAŞKA VELİLER 7/3: Rabbinizden size indirilene uyun; O'ndan başka dostların (velilerin) ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! 39/3: ... Allah'tan başkasını veliler edinerek, " Biz, onlara yalnız bizi Allah'a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz. " diyenlere gelince, hiç kuşkusuz Allah, onlar arasında tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir... 4/45: ... Veli (dost) olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter. Cenâbı Hakk; yalnız ve yalnız Kur'âna uymamızı, kanunlarına göre hareket etmemizi öğütlemektedir. Temiz ve halis Tevhid Dini; Yüce Yaratıcı'ya ait olduğuna göre, kulluk da ancak O'na yapılır. Allahü Teâlâ'nın yanından, berisinden bir takım veliler, koruyucular edinerek onlara sarılanlar : " Biz, onlara yalnız bizi Allah'a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz. " demeleri, şirk (Allah'a ortak koşma) dır. Şirk ise en büyük günahtır. Bazı tarikatlar; Kur'ân'daki hududu aşmışlar, kul ile Allah arasına girerek, Mutlak Varlık'ın yanında ikinci bir "koruyucu" ünvanına sahiplenmek istemişlerdir. İnsanların gerçek velisi, dostu, koruyucusu yalnızca Cenâbı Hakk'tır. Allah'ın En Güzel İsim'lerinden biri de Veli'dir. Mü'minler birbirlerini üstünlük farkları olmaksızın dost edinebilirler. Ancak şefaat etme ve koruyuculuk, yalnız ve yalnız Cenâbı Allah'ın tekelindedir. Dost edilenlere; kurtarıcılık, kutsallık, Allah'a yaklaştırıcılık, yedek ilâhlık gibi payeler verilmesi gizli şirktir. 74/11: Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak. Kur'ân; Allah ile kul arasına girilmemesini sık sık vurgulamıştır. Cenâbı Hakk, insana " şah damarından " daha yakındır (Kaf 50/16). Bu bakımdan araya girerek: " Sizi Allah'a yaklaştırıyoruz." diyenler ve şefaat vadedenler, ancak cehaletlerini ve çıkarcılıklarını açıklamış olmaktan kurtulamazlar. (Bkz. Öztürk; Kur'ân'ın Temel Buyrukları, say 27,206) CENNET TAKVA SAHİPLERİ İÇİNDİR 3/133: Rabb'inizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete doğru yarışır gibi koşuşun. O takva sahipleri için hazırlanmıştır. 51/15: Gerçekten takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır. Cennet, takva sahipleri için hazırlanmıştır. Böyle nimetlere erişmek için biz de onlardaki özellikler olan takva yaşamı ile hayatımızı tanzim etmeliyiz. Ancak bu şekilde sonsuz mutluluk ve kurtuluşu elde edebiliriz. TAKVA SAHİBİNİN ÖZELLİKLERİ(TAKVA YAŞAMI) Kur'ânın emir ve yasaklarına uyanlar, Mutmainne Nefse ulaşarak cennete lâyık olurlar. Ancak Allah katında daha yücelmeyi dileyenler takvaya sarılmalı, onun özelliklerine göre yaşamına yön vermelidir. Cenâbı Allah'ın dostluğuna ancak " takva sahibi " olmakla erişilebilir. Her müslüman takvanın niteliklerini mutlaka bilmeli, bunları ceht ve gayretle uygulamalı, diğer bir deyişle takva yaşamı'nı kendisine temel prensip edinmeli, eğer tam uygulayamıyorsa Allahü Teâlâ'nın rahmetine sığınmalıdır. Tegabun 64/16: "Gücünüz yettiği ölçüde takvada bulunun..." Takvanın temelinde; " Hakkı sevmek, halkı sevmekle olur. " prensibi yer almaktadır. İnsanın Allah katında yücelmesi, ancak beşere (insanlara) hizmetle mümkündür. Takva özelliklerine bürünmek, nefsin terbiye yolun'dan başka birşey değildir. Kötülüklerin kaynağı nefs; arınmakla kurtuluşa erebilmekte, ilâhî sıfatlara ve Cenâbı Allah'ın sevdiği özelliklere sahip olmanın mutlak yolu da, takvadan geçmektedir. Nefs terbiyesi ile ilgili olarak, tasavvuf ehlinin öngördüğü birçok yöntemler, islâmi kitaplarda yer almıştır. Ancak Kûr'an; nefs arındırılmasının ancak takva sıfatlarına bürünmekle mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Allahü Teâlâ; kullarının dostluğuna ve sevgisine erişebilmesi için erdirici yolu belirlemiştir. Yûnus 10 / 63 : " Allah'ın dostları, iman edip te takvaya sarılmış olanlardır. " Şu halde ilâhî yol : A) Allah'a iman, B) Takvadır. A) İMAN 2/177: ... Zafer ve mutluluğa ermek, o kişinin hakkıdır ki Allah'a, Ahiret Günü'ne, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır... Takva sahibi ancak onlardır. İman, Allah'ın Bir'liğine kalben inanmaktır. Bir'lemeye " Tevhid " denir ki " la ilâhe illallah = Allah'tan başka ilâh yoktur. " sözleriyle ifade edilir. İman; sezgiye, hissedişe dayalı bir sevgi olayı, Cenâbı Hakk tarafından insanlara verilmiş eşsiz bir yaratılış duygusudur. Hucûrat 7: " ...Allah, imanı size sevdirmiş ve onu gönülleri nizde süslemiştir..." İnsanlara doğuştan verilen iman sırrına, akıl çizgisinin ötesinde ancak gönül ile ulaşılabilir. Başka bir deyişle iman, Yüce Yaratıcı'yı minnet ve şükran duyguları ile sevmektir. İman nimeti, kulun Allahü Teâlâ'ya yönelerek gönlündeki iman ışığının yanması ile başlar ve Cenâbı Allah'ın da bu sevgi cereyanına cevap vermesi ile tamamlanır. Yûnus 10/100: " Allah'ın izni olmadıkça hiçbir nefsin iman etmesi mümkün değildir..." Minnet ve şükran duyguları ile Yüce Yaratıcı'sına sığınan kul, Allahü Teâlâ'nın cevabî ışığı ile imana kavuşur. İmanda ilk ışık, doğuştan insanlara verilen Rabbini bilme özelliğinden dolayı kuldan gelmektedir. İmana kavuşma ile o insan için kurtuluşun başlangıç yolu açılmış, Cenâbı Allah'ın lütfuna ve sevgisine erişmiştir. Enfal 8/2: " İnanmış olanlar o kişilerdir ki, Allah anıldığında yürekleri ürperip titrer ve onlara Allah'ın ayetleri okunduğunda, bu onların imanlarını arttırır. Ve onlar yalnız Rablerine güvenip dayanırlar. " İslâmiyet; imanın esaslarını "Amentü = İman ettim" ismiyle altı prensipte formüle etmiştir: Allah'a, melekler'e, ilâhî kitaplar'a, peygamberler'e, ahiret'e ve kader'e iman ettim. Kalpten gelen iman duygusunu, gözle görüyormuş gibi içtenlikle kabul etmek ve dil ile de açıklamak esastır. ALLAH’A İMAN 2/255: Allah'tan başka ilâh yoktur. Bizzat O'nun izni olmadıkça, kim şefaat edebilir! O, insanların önden gönderdiklerini de bilir, arkada bıraktıklarını da! ... İnsanlar O'nun bilgisinden, bizzat Kendisinin dilediği dışında, hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri çepeçevre kuşatmıştır. Göklerin ve yerin korunması O'na hiç zor gelmez. O, yüceliği sınırsızdır; O, büyüklüğü sınırsızdır. Sonsuz evrenin, tabiat kuvvetlerinin arkasındaki Yaratıcı Kudret'i Kur'ân, Allah diye anmaktadır. Tüm yaratılmışların Kendisi ile var olduğu Mutlak ve Tek Varlık. Arap dilinde Allah'ın çoğulu yoktur. Bir kutsal hadiste şöyle buyrulmaktadır : " Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim de varlıkları yarattım " Cenâbı Allah'ın bu arzusu, evrenin yaratılma sebebi olmuştur. Mutlak Varlık : " Her an yeni bir iş ve oluştadır. " Sonsuz Güzellik ve İlâhî Sevgi'si ile evreni kuşatmıştır. Yarattığı varlıklara da bu özelliğini yansıtan Allahü Teâlâ bütün görüntüleri ile Kendi'ni seyretmektedir. Cenâbı Allah nerededir? İlgili birçok fikirler ortaya atılmıştır. Bir görüşe göre evreni yarattı ve sonra da evren içinde Kendi'ni gizleyerek kayboldu. Bu belki doğruya yakın bir görüş olabilir. Diğer bir görüş de Cenâbı Allah, evreni yarattıktan sonra bir yerde mekân kurdu ve melekleri ile bütün alemleri idare etmeye başladı. Bu görüş tamamiyle yanlıştır. Kim bu şekilde düşünüyorsa böyle bir Allah yoktur. Çünkü Cenâbı Allah, zaman ve yer ile kayıtlı olamaz, onların üstündedir. Yüce Yaratıcı'yı insanların kavraması mümkün değildir. TâHâ 20/110: "...Bilgi ile O'nu kavrayamazlar. " Ancak Kur'ân'da Esma'ül Hüsna diye isimlendirilen güzel isimlerinden, sıfatlarından öğrenmeye gayret ederiz. Tüm evrenin; alemlerin Rabbi Allah'ın belirişinden, görüntülerinden ibaret olduğunu biliriz. Kâinatta ve Dünya'da görünen ve görünmeyen her şey; örneğin insanlar, hayvanlar, bitkiler, melekler, cinler, dağlar, taşlar vesaire yalnız ve yalnız Cenâbı Allah'ın görüntüleridir. Bakara 2/115: ayeti bu gerçeği belirtir:" Her nereye dönerseniz Allah'ın (vechini) yüzünü görürsünüz." Cenâbı Allah'ın Hacı Bayram Veli'ye göre iki yüzü vardır. Batınî (iç) yüzü; Mutlak Tek olan Zat'ıdır, sonsuz ilmi ile sıfatlara ve isimlere kaynaktır. Zahiri (dış) yüzü ise belirişleri, görüntüleri, fiilleridir ki Tek olan Varlık'ın açılıp saçılması ile oluşan ve bizim seyrettiğimiz çokluk alemidir. Alemlerin ve tüm canlıların meydana gelmesinde, Yüce Yaratıcı'nın ilahî isimlerinin manalarının yoğunluk kazanarak onları şekillendirmek suretiyle ortaya çıkar. Allah'ın Zat'ı hiçbir şekilde sınırlandırılamaz ve bütün görüntülerinin üstündedir, O tektir ve hiç birşeye benzemez. Cenâbı Allah, Kur'ân'da Kendi'ni şöyle tanımlamıştır. İhlâs 112/14: " Ey Muhammed! De ki : O Allah bir Tektir. Herşey O'na muhtaç, Kendi'si ise hiçbir şeye muhtaç değildir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. O'nun hiçbir dengi ve benzeri yoktur." Yine Kur'ân'ı dinleyelim. Taha 20/4950: Firavun dedi : " Sizin Rabbiniz kim, ey Musa? " Musa dedi : " Rabbimiz her şeye yaratılışını lütfeden, sonra da yol-yordam gösteren kudrettir. " 57/3: Evvel ve ahir olan, zahir ve batın olan O'dur. O, herşeyi bilendir. Yüce Yaratıcı'yı en iyi şekilde, ancak Kur'ân'da verdiği bilgilerle tanıyabiliriz. Bu ayette Cenâbı Allah bazı özelliklerini açıklamaktadır. Evvel O'dur. Her şeyden, her yaratılmıştan ilkin, başlangıcı yok, her zaman var olan, her şeyin yaratıcısı Allahü Teâlâ. Ahir O'dur. Ahir; son, sonraki demektir. Her şey yok olacak, Cenâbı Allah kalacaktır. Ebedî olan ancak O'dur. O'ndan başka herşey sonludur. Rahman 55/26-27 ayetleri de bu gerçeği belirtir : " Yeryüzündekiler hepsi gelip geçicidir. Sadece Celâl ve İkram (Cemal) Sahibi Rabbinin yüzü kalacaktır. " Zahir O'dur. Zahirin lûgat anlamı dış görünüş demektir. Cenâbı Allah'ın varlığı herşeyden açığa çıkar. Çünkü herşey O'nun varlığına kanıt teşkil eder. Rahman 55/29: " Göklerde ve yerde kim varsa O'ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır. " Bu ayet şöyle de açıklanabilir : " Gökler ve yerdekiler Rabbimi sorarlarsa de ki; O, her an yeni bir görüntüdedir. " Böylece Gökler, Yeryüzü ve içinde kilerin Cenâbı Allah'ın birer görüntüsü olduğunu anlamış oluruz. Cenâbı Allah; Zat'ı itibariyle lâtiftir, O'nu gözle görmek mümkün değildir. Ancak Zat'ını yüce sıfatları ile belirtmiştir. Bu sıfatlardan sonra ilâhî isimler, sonra da fiiller yani işler oluşur, netice de çokluk alemini (kesret) meydana getirir. Bizim gözümüz ancak son durumu algılayabilmektedir. İlâhî isim manalarının değişik oluşumlarla yoğunlaşmasından meydana gelen evren yani çokluk alemi, Yüce Yaratıcı'nın görüntüsünden başka birşey değildir. Batın O'dur. Batın; iç, gizli anlamına gelmektedir. Cenâbı Allah; herşey de aşikâr görünmekle beraber, gözlerden gizlidir. O'nu hayalde canlandırmak mümkün olamayacağı gibi, Zat'ını insan aklının kavramına sığdırması da mümkün değildir. Enam 6/102103: " O'ndan başka Tanrı yoktur, herşeyin yaratıcısıdır... Gözler O'nu fark edip kavrayamaz. Oysa ki O, herşeyi görür. Lütfu çok olduğu halde Kendisi görülemez, herşeyden haberdardır. " O, herşeyi bilendir. Her olay ve yaratılış, Cenâbı Allah'ın ilâhî ilminin gizli sebebi içinde vardır ve O'nun Alim sıfatının görüntüsü olarak seyreder. Tüm evren ve devam eden yaratılışın hepsi de var edilmeden evvel O'nun sonsuz ilminde bilinmektedir. Allah'ı tanımaya giden en emin yol, akıl sınırları dışında ancak gönül ile mümkün olmaktadır. Çünkü O bizim kalbimizin derinliklerinde ve bize şah damarımızdan daha yakındır. Kaf 50/16: " ...Biz ona şah damarından daha yakınız. " Bir kutsal hadisde şöyle buyrulmaktadır: " Ben mekânlara, evrenlere sığmam ancak mü'min kulumun kalbine sığarım. " Cenâbı Allah'a yakınlaşmak, ancak O'na teslim olmakla ve yasalarına uymakla mümkündür. İman, Yaratan ile yaratılanın sevgisinden başka birşey değildir. MELEKLERE İMAN 21/2627: ... Melekler lütuflandırılmış (iyilik ve yardım görmüş) kullardır. Onlar Allah'ın sözünün önüne geçemezler. O'nun emriyle hareket ederler. Melekler, Kur'ân'dan öğrendiğimiz gibi insan gözüyle görülemeyen, algılanamayan canlı, bilinçli varlıklardır. Özel bir ışıknur enerji birimi ile yaratıldığı tahmin edilmektedir. Cenâbı Allah'a devamlı ibadet eder ve O'nun verdiği görevleri yerine getirirler. Onlara da içlerinden peygamberler gönderilmiştir. Maddi varlıklara mahsus yemek, içmek, uyumak ve erkeklikdişilik unsurları bulunmamaktadır. Uzayda son derece süratli hareket ettikleri Kur'ân ayetlerinden anlaşılmaktadır. Sayılarını ancak Cenâbı Hakk bilir. En büyük melekler; Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azraîl olarak adlandırılmıştır. ( Bkz. Bu Kitap, Yaratılış Kanunları, Melek) İLAHÎ KİTAPLARA İMAN 5/48: Sana Kur'ân Kerîmi hak olarak indirdik. O, kendisinden önceki Kitap'ların tasdikçisi ve muhafızıdır. Her biriniz için bir yol ve metot belirledik. Allah dileseydi sizi elbette bir tek ümmet yapardı. Ama size vermiş olduklarıyla sizi imtihan edecek. İlâhî kitaplar peyggamber aracılığı ile insanlara gönderilen " Allah'ın sözleri " dir. Bunlar Hz. Mûsa'ya verilen Tevrât, Hz. Davûd'a verilen Zebûr, Hz. İsâ'ya verilen İncil ve son olarakta Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) verilen Kur'ânı Kerîm'dir. ( Bkz. Allah'ın Sistemi, İlâhî Kitaplar) PEYGAMBERLERE İMAN 13/36: ... Biz, Allah'a ibadet edin ve azgın kişilerden sakının diye her millete bir peygamber gönderdik... Cenâbı Allah; yarattığı insanlara Kendi Varlığını bildirmek ve doğru yolda yaşamalarını sağlamak için, içlerinden üstün ahlâklı peygamberler göndermiş, onlara vahy (ilâhî bildirme) yolu ile yasalarını bildirmiştir. Her topluluğa bir peygamber gönderildiği açıklanan Kur'ân'da, 27 resulün isimleri ve hayat öyküleri bulunmaktadır. Bazı müfessirlere göre binlerce peygamber geldiği belirtilmişse de, sayılarını ancak Cenâbı Hakk bilmektedir. (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sistemi, Peygamberler) AHİRET’E İMAN 3/185: Her benlik ölümü tadacaktır. Hak ettiğiniz karşılıklar size kıyamet günü, eksiksiz bir biçimde verilecektir... Ahiret; daha sonrası, ölümden sonraki hayat anlamına gelir. İnsanların ölüm ötesinde de yaşamlarının devam edeceğine iman etme ile Dünya hayatlarındaki işledikleri bütün fiillerinin hesabını vereceklerine inanmaktır. Ölüm; insan gibi mükemmel bir varlığın, halifelik mertebesindeki bir benliğin yok olması değil, bir boyut değiştirme ile iğreti ve geçici bedenin terkedilmesi olayıdır. Bir alemden diğer bir aleme göç etmedir. Peygamber Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: " Bedenleriniz sizin bineklerinizdir. " Cenâbı Allah ölüm olayını " Tekrar Bize döndürüleceksiniz " gibi birçok ayetlerde belirtmiştir. Buna göre insanlar için de kaybolma, yok olma gibi durumlar yoktur. Duhâ 93/4: " Her halde ahiret senin için Dünyadan daha hayırlıdır. " ve Sebe 34/1: " ...Ahirette de hamd Allah'a mahsustur. " Ayetlerinden anlıyoruz ki, ahiret hayatı ilkinden yani kısacık Dünya hayatından daha hayırlı olacak, orada yaratılış ve oluş sırrı olarak Allah'a ibadet ve olgunlaşma, devam edecektir. Ahiret iki kısımdır. Birincisi Kabir Alemi, ikincisi de Kıyamet Sonrası'dır. Ölüm ile ruhun bedenden ayrılması neticesi Dünyadaki yaşamı nihayete eren insanın bedeni kabirde toprağa verilir. Canlılığını yitirmiş ölümlü beden, ayrışarak toprakta kaybolur. Ancak o insanın bütün özelliklerini taşıyan ölümsüz ruhu ise Allah katında ayrı bir boyuta Kabir Alemi'ne göç eder. Abese 80 / 21-22 de şöyle buyrulmaktadır : " Sonra onu öldürüp kabre koydu. Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltecektir. " Yine başka bir ayet Nâziat 79 / 13-14 de: " Oysa ki Kıyamet, sert bir komut sesinden ibarettir. Bir anda (insanların) hepsi uyanıp ortaya geliverir. " Kabir Alemi; maddi bedensiz olarak uykudaki yaşam şeklinde geçecek, görülecek rüyalar yaşamın ayrı bir bölümünü oluşturacaktır. İslâm bilginlerinin birleştikleri gibi, bu alemde Dünyada ki gibi olgunlaşma olacak, maddî beden ile yaşanılacak kıyamet sonrası hayatın da bir geçiş dönemini teşkil edecektir. Benliğin, Dünya hayatındaki fiillerine göre ceza veya ödül göreceğini Kur'ân açıklamaktadır. Mü'minûn 23/99-100: " Nihayet iman etmeyenlerden birine ölüm geldiği zaman şöyle diyecektir. " Rabbim, beni Dünyaya geri gönder. Ta ki geride bıraktığım Dünya da güzel bir iş yapayım. " Hayır! Onun bu söylediği boş bir sözden ibarettir. Onların ötelerinde ise berzah ( engel) vardır. Diriltecekleri güne kadar orada kalacaklardır. " Tâha 20/124-125: " Kim Kur'ân'dan yüz çevirirse... Kıyamet günü onu kör olarak haşrederiz (diriltiriz).O der ki: Rabbim beni neden kör haşrettin,ben gören biri idim. " Burada kör, manevî hakikatı göremeyen demektir. Ayetten manevî körlüğün ahiret hayatında da devam edeceği anlaşılmaktadır. Kabir Aleminde, Kıyamete kadar milyarlarca yıl kalınacaksa da, orada zaman kavramı olmayacağından çok az bir müddet geçmiş gibi algılanır. Araf 7/17: "...Zannedeceksiniz ki, kabirlerinizde pek az bir müddet kaldınız. " Kıyamet Sonrası yaşam ise, Dünyanın sonu olan Kıyametle başlar ve sonsuza kadar devam eder. Ahirette, yaşadığımız Dünya yok olur, yepyeni bir yer küresi ile yıldızlar oluşur. İbrahim 14/48: " O gün yer küre başka bir yer küreye dönüştürülür. Gökler de öyle..." 22.10.1997 tarihli Sabah Gazetesi : Uzayda Dünya çevresinde dönen Hubble Teleskopunun tespit ettiği çok önemli görüntüler olan, Dünya'dan tam 63 milyon ışık yılı uzaklıkta ki iki uzay gök adasının çarpışma anının resimlerini, Mahşerin fotoğrafı başlığı ile yayınladı. Bu çarpışma milyonlarca yıl evvel olduğu halde, görüntüsü ancak yeni gelmiş. Son derece ayrıntılı ve çarpıcı bir şekilde belirlenen fotoğraflar, Dünyamızın geleceği için önemli bilgiler vermektedir. Milyarlarca gezegenden oluşan iki gök adası içindeki yıldızlar, birbirleri ile çarpıştıktan sonra yaşamları muazzam bir patlama neticesi biterek dağılıyorlar; çarpışma sonucu yeni yıldızlar, yeni bir gök adası ile kilometrelerce uzayan hidrojen gazı bulutları meydana geliyor. Evrenin ilk oluştuğu aşamalara ait bazı ipuçlarına da rastlandığı, çok değerli bilgiler ortaya çıktığını açıklayan Gök Bilimciler; yeni oluşan yıldızların son şeklini almaları için, aradan milyarlarca yıl geçmesi gerektiğini belirtiyorlar. Bilim adamları; Güneşin, gezegenlerin ve Dünyamızın içinde bulunduğu Samanyolu gök adası da tıpkı bu görüntülerde olduğu gibi, başka bir gök adası ile çarpışarak yok olacak ve bu çarpışmadan da yeni bir gök adası ile yıldızlar oluşacak. Onlara göre bu olay 5 milyar seneden önce olmayacaktır. Tabii bu tahminler bilim adamlarına göre, en doğrusunu mutlaka Cenâbı Allah bilir. Yeni oluşan bu alemde benliğimiz bedenin yaklaşık, 30-32 yaş gençliğinde yeni bir bedenle yaratılacağını Kur'ân'dan öğrenmekteyiz. Vâkıa 56/35-38: " Biz, cennete giren kadınları güzel bir biçimde YENİDEN yaratmışızdır, onları bakire kıldık. Kocalarına sevgi ile düşkün ve aynı yaşta. " Ve Kehf 18/48: " ... Sizi ilk defasında yarattığımız gibi yine Bize geldiniz... " Mahşer Günü, Dünyada yaptığımız bütün fiillerin hesabı verilecektir. Mü'min 40/17: " O gün herkese kazandığının karşılığı verilir. O gün haksızlık yoktur. Şüphesiz Allah hesabı çarçabuk görendir. " Yine Kur'ânı dinleyelim. Hûd 11/105-108: " O gün Allah'ın izni olmadan kimse konuşamaz. Onlardan kimi mutsuzdur, kimi mutlu. Mutsuz olanlar ateştedirler... Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır... Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da ebedî kalacaklardır. Bu bitmez tükenmez bir lütuftur. " KADER’E İMAN 25/2: ...Allah herşeyi yaratmış ve her birine belirli bir düzen vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir. Cenâbı Hakk'ın evrende olmuş ve olacak her şeyin özelliklerini, geleceğini ve geçmişini önceden bilip, İlâhî Bilgisayarında takdir etmesi ve yazmasına kader denir. Kader, tüm bilgilerin kaynağı olan Allah'ın İlâhî İlminin bir neticesidir. Kaza ise Yüce Yaratıcı'nın olacak şeyleri, zamanı gelice bilgisine ve iradesine uygun olarak yaratmasıdır. Cenâbı Hakk; ilâhî kudreti, sonsuz ilmi ve iradesi ile evreni ve varlıkları yaratmış. onlara harikulâde bir nizam vererek yaşam öykülerini ilâhî yasalara bağlamıştır. En'am 6/59 da şöyle buyrulmuştur: " Gaybın anahtarı O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilemez. O karada ve denizde olanı da bilir. O'nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. Toprağın karanlıklarda ki bir dane, yaş ve kuru herşey apaçık bir kitap ( İlâhî Bilgisayar)ın içindedir. " Her varlık gibi insanların ömürleri de Allah ilminde belirlenmiştir. Âli İmrân 3/145: " Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye ölmek yoktur. Ölüm zamanı Allah ilminde kararlaşmış bir yazıdır... " Tegabün 64/11: " Allah'ın izni olmadıkça hiçbir felaket gelip çatmaz... " Hastalık, ölüm, kaza, üzüntü gibi mûsibetler (felaketler) Cenâbı Allah'ın takdiri ile olur. Bütün bunlardan dolayı sabır ve dayanma göstermeli, Allah'ın izni ile olduğunu düşünerek teselli bulmalı ve Allah'a sığınmalıdır. Bakara 2/156: " Onlar kendilerine bir felaket geldiğinde şöyle derler : Biz Allah içiniz ve sonunda elbette O'na döneceğiz. " Tüm evren ve varlıklar Cenâbı Hakk'ın fiillerinden, belirişinden ve görüntülerinden ibarettir. Allah'tan başka bir varlık olmadığına göre bütün oluşlar Allah'ın sonsuz sayıdaki isim sıfatlarının yoğunlaşarak meydana çıkmasından başka bir şey değildir. Yüce Yaratıcı'nın takdir ve dilemesi meydana gelen olaylar, bizlerin bilemediği oluş sırları ile doludur. Bakara 2/216: " ...Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Allah bilir siz bilemezsiniz. " Şu halde kendisine bir felaket isabet eden kul, sonuçta hayırlara da kavuşabilecektir. Yine Kur'ânı dinleyelim. İnsan 76/30: " Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz... " ayeti kaderin yalnız ve yalnız Cenâbı Allah'ın mutlak iradesinde olduğunu göstermektedir. Kehf 18/23-24: " Hiçbir şey için: Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım, deme. (Allah dilerse) şeklinde söyleyebilirsin..." Kulun kaderi, kendi iradesi dahilinde keyfince çizemeyeceğini, Allah'ın müsaadesi dışına asla çıkamayacağına işaret etmektedir. Müminûn 23/71: " Eğer Allah; onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, gökler de, yer de, bunların içindekiler de kesinlikle karışıklığa uğrardı... " 82/8: Seni dileğince terkib eden (oluşturan) O'dur. Cenâbı Allah insanları İlâhî İsimlerinin mana karışımından hamur yaparak dilediği şekilde oluşturmakta ve herbir benliğe doğuştan ayrı bir özellik ve ayrı bir istidat vermektedir. İstidat, hayat boyu devam eder ki, bu da o insanın kaderidir. İstidat; Yüce Yaratıcı'nın insanlara verdiği kabiliyet kuveti, akıllılık, anlayışlılık demektir. Kimimiz daha sevecen, kimimiz daha akıllı, kimimiz fiziği daha güçlü, kimimiz sanat yönü daha kuvvetli, kimimizde de akli veya bedensel problemlerimiz olmaktadır. Tüm bu istidat ve kabiliyetlerimizin, Cenâbı Allah'ın oluş sırrı görüntülerinden geldiğini çok iyi bilerek şükretmeli, bizim için zor gibi görünen ancak onlarda da ilâhî bir gizli sebep olan sorunlarımıza da, sabır ve tevekkül ile katlanmalıyız. Mü'minün 23/62: " Hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde görev yüklemeyiz..." Ayetinin sırrı içinde herşeyi sabır ve şükür ile karşılamalıyız. 4/78-79: " ... Onlara bir iyilik dokunsa ( Bu, Allah katında dır. ) Ama kendilerine bir kötülük dokunduğunda (Bu senin yüzündendir ) derler. De ki : (Hepsi Allah katındadır.) Şu topluluğa ne oluyor ki hiçbir sözü anlamıyorlar... Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her fenalık ise kendi nefsindendir..." Cenâbı Allah'ın yaratmasıyla meydana gelen her olan şey bir gizli sebebin neticesidir. Örneğin okul yaptırmak, çocuk yardım derneklerine ve yoksullara bağışta bulunmak gibi hayır işlerinde; imanlı, hayır sever takva sahibi kullar Cenâbı Allah'ın müsaadesi ile hizmete lâyık bulunarak o işlerde kullanılmaktadır. Neticede yapılan iyilik, o kulun amel (çalışma) defterine artı olarak kaydedilir. Bazı olaylar da insanlara bir felaket gibi görünür. Ancak o işin neticesinden ise bir hayır çıkabilir. Kur'ân da "Allah bilir siz bilemezsiniz." ayeti ile de vurgulanmıştır. Örneğin bozgunculuk, zulüm, nankörlük v.s. gibi oluşlarda kötülük yapan, nefsine esir düşmüş kullar kullanılarak o olay gerçekleştirilir. Bu sefer de o kulun amel defterine, kötülük yaparak günah işlendiğinden dolayı eksi olarak kayıt yapılır. Netice olarak hayır ve şer Allah'tandır. Kader; şer ehlini kötü işe, iyilik ehlini hayır işe sevk eder. Ancak günümüzde bazı suçluların: " Benim ne suçum var? Elimde olmayarak bu şekilde davrandım. Kaderim böyleymiş, Allah benim bunları yapacağımı yazmış. " gibi mazeretler ileri sürmesinin dinen hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü Cenâbı Allah; kullarına akıl, gönül ve irade vermiş, iyiliği ve kötülüğü ayırt etme yeteneği ile donatmış ve peygamberler vasıtasıyla da ilâhî yasalarını bildirmiştir. Bütün bunlardan sonra o kulun yasaklanmış kötülükleri bile bile yapması, ceza almasını hak ettirmektedir. Kader iki türlüdür. Mutlak Kader ve Kesinleşmemiş Kader. Mutlak Kader, hiçbir şekilde değişmeyecek olan kaderdir. Kesinleşmemiş Kader ise henüz askıda olan, kulların yaptıkları ve yapacakları işlere göre tayin edilecek kaderdir. Cenâbı Allah, Leyl 92/5-10 ayetleri ile kullarına ilâhî bir kurtuluş ışığı yakmaktadır: " Kim malını Allah yolunda verir ve takva yolunu tutarsa, ve En Güzeli'de tasdik ederse, Biz onu en kolay yola muvaffak kılacağız. Herkim cimrilik eder ve kendini tüm ihtiyaçların üstünde görür ve En Güzel'i yalanlarsa, onu da en zora sevk edeceğiz. " Kur'ân kurtulu şu üç şarta bağlamıştır. 1) Mallarını Allah yolunda verenler yani infak ve zekât ibadetlerini yerine getirenler, 2) Takva yolunu tutanlar, 3) En Güzel'i tasdik edenler yani bütün güzelliklerin mutlak kaynağı Yüce Allah'ın Güzelliği'ni sezerek O'na minnet ve sevgi ile bağlananlar. İşte bu özellikleri taşıyanlara Cenâbı Allah müthiş bir kader müjdesi veriyor. Kulda ki her türlü sıkıntılar kalkacak ve kaderinin geleceği mutluluğa çevrilecektir. Zekât ve takvanın felaketleri kaldırdığına ve hatta ömrün sağlıklı olarak uzatılabileceğine dair hadislerin temel dayanağı da bu ayetlerdir. Kaderin bir de tersine işlemesi vardır. 8,9 ve 10. ayetler de bu gerçeği açıklamaktadır. Her kim ki: Cimrilik ederse, büyüklük taslarsa ve En Güzel'e yani Cenâbı Allah'a nankörlük ederse, bunlar da en kötü kadere lâyık olurlar. İnsanlar yaşamlarında Îlâhî Yasalara uygun fiiller sergilemek için gayret sarfetmeli, ancak son kararı da Yüce Yaratıcı'nın vereceğini çok iyi bilmelidir. Yûnus 10/109: " Sana vahyedilene uy ve Allah hüküm verinceye kadar sabret. O, hakimlerin en hayırlısıdır." Kadere inanmış toplumlar; bazı nasipsizlerin miskinlik kondurmalarına karşı, hakikati bulmanın huzurunu yaşamaktadırlar. Aklı ve iradesi sayesinde hayat öyküsünü kendisinin yarattığını sananlar, nefislerinin büyük yanılgısının farkında değillerdir. İnançsızlar, İlâhî Kudret'in karşısında sınırlı ve emanet olarak verilmiş iradeleriyle, ne kendilerinin ve ne de toplumların kader çizgisini çizebilirler. Güçleri yetiyorsa ölüme çare bulsunlar, kazaları önlesinler, geleceği bilsinler!... B) TAKVA’DA ON TEMEL İBADET Cenâbı Allah'ın halife olarak yarattığı insandan istediği en erdirici kulluk görevi, takva sıfatlarına sahip olmasıdır. Hz. Peygamberimiz bu gerçeği " Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın " hadisiyle belirlemiştir. Olgunlaşma ve kemale erişin mutlak yolu, ilâhî ahlâklanma olan takva yaşamından geçer. Allahü Teâlâ'nın dostluğuna bu özelliklere sahip olmakla erişilir. Takva yaşamı; nefsin kötü sıfatları olan yalancılık, şirk, kibir, alaycılık, cimrilik, kıskançlık, öfke v.s.den tamamiyle kurtulmak için; 1) İnfak ve Sevgi, 2) Namaz 3) Zekât 4) Af Edici ve Dileyici Olma, 5) Sabır, 6) Oruç 7) Muhsin Olma 8) Ahde Vefa 9) Adalet ve Dürüstlük, 10) İlim gibi sıfatlara bürünmekle elde edilir. Böylece kul; takva özelliklerine kavuşma oranında, nefsin kötü sıfatlarını da disipline ederek onlardan kurtulmaya başlar. Kötü nitelikler, Cenâbı Allah'ın istediği ilâhî özelliklere bürünmeden nefsi asla terketmez. Takva sıfatları kazanıldıkça, kötü sıfatlar kulu bir bir bırakmaya başlar. Kemal mertebesinde de tam arınıp yücelerek kurtuluşa ve mutluluğa erişilir. Yüce Rabbim! Bizlere de ihsan ve lütfunla takva sahibi kullarının makamını kısmet et. 1) İNFÂK VE SEVGİ 3/134: Takva sahipleri, bollukta da darlıkta da infak ederler... 51/15,19: Gerçekten takva sahipleri cennetlerde ve pınar başlarındadır... Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı. İnfak; sahip olduklarımızdan ihtiyaç sahipleri için pay ayırarak vermedir. Bu verme, insanlığa hatta tüm canlıların yararına yöneliktir. Zengin, yoksul ayrımı yapmadan bütün iman edenler için konulmuş eğitici ve erdirici en mükemmel ibadetlerdendir. İnfak; Allah'a olan sevginin, güvenin ve teslimiyetin bir ifadesidir. Paradan, maldan yapıldığı gibi güzel söz söylemek güler yüz göstermek de bir infaktır. Ayrıca dertli bir insanı teselli etmek, güçsüz yaşlı birine yardım etmek, hasta ziyaretleri ile moral vermekte bir infak şeklidir. Zekât, sadaka ve fitre miktarı tayin edilmiş sınırlı bir yardımdır. Oysa infak, sahip olunanlardan gönlün dilediği kadar ayırdığı sınırsız bir vermedir. Âli İmrân 3/92 de şöyle buyruluyor: " Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe zafer ve mutluluğa asla ulaşamazsınız..." Şu halde verilenler, nefsin sevdiği şeylerden olmalı, yani verirken bir fedakârlık yapılmış olmalıdır ki nefs arınabilirsin. Takva ehli, Cenâbı Hakk'ın verdiği nimetleri, varlıkta da yoklukta da başkalarıyla paylaşırlar. Fakirlikte de zenginlikte de sevilenlerden verme ilâhî ahlâkın oluşmasına vesile olur. Haşr 59/9: " ... Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. " İnsanlardaki geçici Dünya nimetleri olan mal ve parayı depolama hırsı, ancak cömertlikle kırılmaktadır. Kur'ân, infakın prensibini Bakara 2/219 da şöyle veriyor : "...Helâl kazancınızın size ve bakmakla yükümlü olduklarınıza yeterli olanından artanını verin..." Bir de verileni başa kakmamak önemlidir. Bakara 2/264:" ...Sadakalarınızı başa kakmak ve eza etmek suretiyle boşa çıkarmayın..." İnfak ibadetinde, yaratılışın negatif kuvvetinin temsilcisi şeytan, bizi fakir olacaksınız diye devamlı korkutarak cimriliğe sevk eder. Oysa Allah, infakın eksiltmeye değil ancak artışa sebep olacağını belirtmektedir. Sebe 34/39: "...Birşey infak ederseniz Allah, onun yerine başka birşey lütfeder..." Yine Kur'ânı dinleyelim. Bakara 2/268: " Şeytan sizi fakirlikle korkutur. Sizi görünür görünmez çirkinliklere sürükler. Allah ise Kendinden bir bağışlama ve lütuf vaat eder..." İnfak kimlere verilmelidir? Bakara 2/215 bunun cevabını vermektedir : " ... İnfak ettiğiniz mal ve nimet; anababa, yakınlar, yetimler, yoksul ve çaresizler ve yolda kalan için olmalıdır...>" Şu halde öncelik, kendi akrabalarımızın yoksullarına olmalı ve daire gittikçe büyütülmelidir. Hayır işlerinde yarışmak. Hayır, insanlara Allah rızası için karşılık beklemeden yapılan iyilik ve yardımdır. Hayır işleri de bir infak şeklidir. Ali İmran 3/114-115: "...Hayır işlerinde yarışırca koşarlar. Hiçbir hayır karşılıksız bırakılmaz. Allah takva sahiplerini çok iyi bilmektedir." Şu halde Allah'ın rızasını kazanabilmek, hayır işlerinde yarışarak en iyisini yapmakla mümkündür. Halka hizmetin Hakk'a hizmet olduğunun şuuru temel prensiptir. Gerek kendi ülkesindeki din kardeşleri arasında ve gerekse başka kitap bağımlısı diğer ülkelerdeki insanlara hayır yapmada, en ileri olmayı hedef alarak yarışılmalıdır. Kur'ân, insanlara yapılan iyilik ve hizmetin büyük sevabını muhtelif ayetlerle açıklamaktadır. Yapılması istenen hayır işleri nelerdir? Örneğin yoksul ve yardıma muhtaç olanları giydirmek, yemek yedirmek, evlendirmek, sermaye vermek v.s. hayır işleri ile Kızılay Derneği, Çocuk Esirgeme Kurumu, Türk Eğitim Vakfı gibi hayır kurumlarının kurulmasına katkıda bulunmak veya onlara bağış yapmak, faydalı kitaplar yazmak, insanlığa hizmete yönelik bilimsel araştırma ve buluşlar yapmak. Kur'ân'da yapılan bu gibi hayırların Allah tarafından hiçbir zaman karşılıksız bırakılmayacağı da belirtilmektedir. Günümüzde, dini bilgi eksikliğinden kaynaklanan bazı yanlış yatırımlar yapılmaktadır. Ömürde bir defa farz olan hac ve umre ibadetini, defalarca yapanların yaptıkları harcamaları hayır işlerinde kullanmaları, onlara çok daha büyük sevaplara sebep olacağı pek tabiidir. Salih amel sergilemek. Hayır işi, Cenâbı Allah'ın çok sevdiği bir kulluk görevi olan salih ameli de içerir. Salih amel, insana hizmete ve barışa yönelik bütün düşünce ve faaliyetlerdir. İnşirah 94/78: " İman edip salih ameller işleyenler, yaratıkların en hayırlılarıdır." (Bkz. Bu Kitap Allah'ın Sevdikleri, Salih Amel Sergileyenler) Çok çalışmak. Hayır işleri ve salih amel gibi insanlara faydalı ve esenliğe yönelik hizmetler, büyük ölçüde bir yardım şeklidir. Bunları karşılamak için, takva sahiplerinin çok çalışmak ile yükümlü olacağı şüphesizdir. İnşirah 94/78: " İşlerinden boşaldığın zaman tekrar çalış ve yorul. Yalnız Rabbine yönel. " Cenâbı Allah; kullarından kendilerine ve insanlara faydalı olabilmeleri için çok çalışarak didinmelerini istemektedir. Necm 53/39-41: " Şu bir gerçek ki, insan için çalıştığından başkası yoktur. Elbette çalışması ileride görülecektir. Sonra ona en doğru karşılık verilecektir. " Yine Kur'ânı dinleyelim. Tevbe 9/105: " İş yapıp değer üretin; Allah, O'nun Resulü ve mü'minler yaptıklarınızı görecektir..." İslâmiyette tembelliğe yer yoktur. Yaratılanları sevmek. Takva sahiplerinin bir özelliği de, kaynağını Yüce Yaratıcı'dan aldıkları sevgi ile dolu oluşlarıdır. Sevgi, sahip olduklarını diğerleriyle paylaşmaktır. Âli İmrân 3/119: " İşte siz iman edenler öyle kimselersiniz ki, imansız olanlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. " Kalpleri yumuşak, gönül pencereleri açık, sevgi ile doludur. Gönülleri iyilik, güzellik ve merhamet ile yüklü olan takva sahiplerinin kendi nimetlerini başkalarıyla paylaşma duygusu, dalgalar halinde yayılmaya başlar. Veren ile alan arasındaki bu alışveriş, sevgi kıvılcımlarını oluşturur. İşte bu paylaşma insanlar arasında bir sevginin doğmasının öncüleridir. İnanmayanların kendilerini sevmemesine rağmen, onlar Allah'ın bütün kullarını severler. Bu gerçeği büyük tasavvuf şairi Yunus Emre ne kadar güzel söylemiştir: " Yaratandan ötürü yaratılanları severim." 2) NAMAZ 2/177: ... Namaz'ı kılar, zekât verir... Takva sahibi ancak onlardır. 4/103: ... Namaz, mü'minler (iman edenler, inananlar) üzerine vakitleri belli bir farzdır. İbadetlerin en önemlisi temel direği olan namaz, Allah tarafından açık ve kesin emirlerle istendiği için farzdır ve bütün müslümanların kılması gereklidir. Kendisini yaratan, sonsuz nimetler veren Yüce Yaratıcı'ya teşekkür, şükür, hamd edilerek namazla ibadet etmek her insanın tabii kulluk borcudur. Namaz, aynı zamanda bedene sonsuz faydalar verdiği gibi, ruhsal yapımızda da sapıklıklardan, kötülüklerden uzak kalındığından ihtiras ve buna bağlı streslerden korunulur. İman gittikçe güçlendiğinden, şeytanın aldatmacası olan kuruntu ve şüpheler yerini huzura bırakır. Namaz; huşu içinde ürpererek, Yüce Allah'a saygı ve sevgi ile dolu olarak kılınmalıdır. İnsanlığı kötülüğe götüren yalan ve ikiyüzlülük yavaş yavaş dürüstlüğe dönüşerek karakter düzelmeye başlar. Nefsin en kötü hastalığı olan gurur, namazdaki secde halindeyken yok olur, böylece insanın ahlakı da güzelleşir. " Namaz, mü'minlerin miracıdır. " Hadisi, namazın erdirici sırrına açıklık getirmiştir. Nasıl ki Hz. Muhammed (s.a.v.) Mirac mucizesi ile Allah katına yükselmişse, iman edenler de namazlarıyla Cenâbı Hakk'a ulaşırlar. 2/45: ...Şüphesiz ki namaz, Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir. Nefsin arınmasındaki önemi çok büyük olan namazı, bugünkü Dünya şartlarında çok çalışma mecburiyeti neticesi zamanı kısıtlı olanlar, hiç kılmama yerine beş vakit olmuyorsa dört vakit, üç vakit, iki vakit ve nihayet bir vakit kılarak samimiyet ve iyi niyetini Cenâbı Allah'a göstermelidir. 33/56: ... Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Sizde O'na teslimiyetle salât ve selâm getirin. Namaz, Peygamber Efendimizi de anıştır. Her namazda okunan Allahümme salli ve barik duaları ile yerine getirilmektedir. Ayetde açıklandığı gibi, mü'minlerine kendilerinden daha yakın ve sevgi ile dolu olan Hz. Muhammed (s.a.v.) e salâvat getirmemiz yani dualar okumamız istenmektedir. Bu ayetle Hz. Peygamber (s.a.v.) e salâvat getirmek kesin olarak farz kılınmıştır. İman edenlerin en büyük dostu ve en yakını olan Peygamber Efendimiz herşeyden çok sevildiği zaman, iman da kemale erişilir. Allah'ı anma (zikir). Namaz belli vakitlere bağlı olduğundan, Yüce Yaratıcı ile her an beraberliğin en ideal şekli zikir yani Allah'ı anmadır. Tahâ 20/14: " ...Namazını, Beni hatırlayıp anma için kıl. " Yine Kur'ânı dinleyelim. Ankebut 29/45: "...Kitaptan sana vahye dileni oku. Namazı da kıl. Çünkü namaz, çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar. Elbette ki Allah'ın ZİKRİ daha büyüktür..." Diğer bir ismi ZİKİR olan Kur'ânı Kerîm okumak, içeriği anlaşılmayan Arapça Kur'ân'dan muhakkak ki daha erdiricidir. Araf 7/205: " Rabbini; benliğinin içinden yalvarıp ürpererek alçak bir sesle sabah akşam zikret. Gaafillerden olma. " Cenâbı Hakk'ı sevmenin belirtilerinden biri de, O'nu anmayı sevmektir. Çünkü fazla zikir, sevginin açığa çıkışıdır. Nur 37: " Öyle kişiler vardır ki, ne ticaret ve ne de alışveriş onları Allah'ın zikrinden...alıkoyamaz. " Bu kemale ermiş benliklerin halidir ki her anı, Cenâbı Allah ile beraber olma şuuru iledir. Bakara 152: " Siz Beni anın ki, Ben de sizi anayım..." Cenâbı Allah; içtenlikle anıldığı zaman mutlaka karşılık vermekte, her türlü yardım ve lütuflarını ihsan etmektedir. Zikir veya anma; Allahü Teâlâ'nın ilâhî isimlerinden biri veya birkaçını söyleyerek tekrar etmek suretiyle lisanen zikir de yapılır ki, " Allah " kelimesi ile söyleneni en yaygın olanıdır. Cenâbı Allah'ın Yüce Zat'ını gönülden düşünmek suretiyle kalben zikir de yapılmaktadır. Âli İmrân 191: " Onlar ki; ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler..." Böylece devamlı zikir ile o insan her an Allahü Teâlâ ile beraber olur, bütün iş ve çalışma durumları da bu halinin devam etmesine mani teşkil etmez. Kulun gönlünde yanan İlâhî Aşk ateşi ile, Yüce Yaratıcı'nın cereyanına bağlanarak sonsuz mutluluğa erişir. Rad 13/28: " ... Gönüller yalnız Allah'ın zikri ile huzur bulur. " Cenâbı Hakk'ın bize " Şah damarımızdan daha yakın " ve her an birlikte olduğumuzun sırrına erişenler, mutluluk ve kurtuluşa kavuşmuş yüce benliklerdir. 3) ZEKÂT 2/177: ...Namazı kılar, zekât verir... takva sahibi ancak onlardır. 51/19: Mü'minlerin mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır. 9/103: Onların da mallarından bir zekât al ki, onunla kendilerini temize çıkarmış, mallarına bereket vermiş olsun... Zekât; bereket, artış ve temizleme demektir. Allah, mal sahiplerinin mallarında fakirlerin de hakkı olduğunu Kur'ân ile bildirmiş ve bu hakkın da verilmesini emretmiştir. İşte zenginlerin malından yoksullara verilmesi gereken bu hakka zekât denir. Sahip olunan maldan vermekle, nefsin isteklerine karşı bir set çekildiğinden nefs terbiye edilir ve veren-alan arasında bir sevgi bağı oluşması sağlanmış olur. Böylece zengin-fakir arasındaki zıtlaşma kırılır ve yerini sevgi ile dostluğa bırakır. Zekât; bir yıllık kazancın ve birikmiş malın devlete olan vergisi çıktıktan sonra geriye kalan yüzde ikibuçuk veya kırkda bir tutarındaki miktarının,fakirlere dağıtılması zorunlu olan bir mali ibadettir. Mallardan bir arıtma ve temizleme görevi yapmaktadır. Verilmediği takdirde o kazanç ve mal haram olur. Zekât, yalnız zenginler için miktarı belli askari bir ölçüdür. İnfak ise varlıkta da yoklukta da verilmesi gereken ölçüsüz bir yükümlülüktür. 9/34: ... Altın ve gümüşü depolayıpta onları Allah yolunda sarfetmeyenler varya, işte onlara acı bir azabı haber ver. 30/39: ... Allah rızasını dileyerek verdiğiniz zekât, sevaplarınızı ve mallarınızı kat kat arttırır. Şu halde zekât verme, mallarda eksiltme değil ancak artışa sebep olmaktadır. İslâmiyet, alın teri dökerek doğru yoldan kazanılan büyük servetlerin karşısında değildir. Ancak zengin olan her müslümanın farz olarak belirlenen zekât ve sadakaları ihtiyaç sahiplerine vermesi, kazanç ve malının arınması ve Allah'ın hoşnutluğu bakımından mutlaka gereklidir. Böylece hem kendisine ve hem de yoksullara faydalı olacaktır. Ancak para, altın, gümüş gibi kıymetli malları biriktiripte bunların zekâtını vermeyenler için de acı bir azab vardır. 3/14: ... Yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe... karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar Dünya hayatının geçici menfaatleridir. Allah insanlara yaşayışlarını düzgün bir şekilde sürdürmeleri için, çalışma arzusu ile mal sevgisi vermiştir. Ancak mal sevgisi kontrol altında tutulmadığı zaman, mal edinme hırsı bütün benliği kaplar. Artık o insan hayatı boyunca yalnız ve yalnız mal edinmeyi esas alarak onun tutsağı olur ve her türlü kötü yollardan hedefine varmayı kendine gaye edinir. İşte insanların bu tür kötülüklerden korunabilmesi için Cenâbı Allah, infak ve zekât mucizesi ile mal sevgisi hırsını kontrol ettirmiştir. 9/60: " Sadakalar zekâtlar Allah'tan bir farz olarak; yoksullara, düşkünlere... gönülleri İslâma ısındırılacak olanlara, borçlulara, Allah yolundakilere, yolda kalmışlara mahsustur..." Zekât vermeye, en yakın akraba içinde bulunan yoksullardan başlanır. Sonra yoksul komşular ve şehir içindeki diğer yoksullar aranır. Anababa, eş ve çocuklara zekât verilemez. Ancak onlara infak ibadeti ile mal ve nimet verme yükümlülüğü getirilmiştir. Bakara 2/262 : " Mallarını Allah yolunda harcayıp da fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler varya, onların Allah katında ödülleri vardır... " 4) AF EDİCİ VE DİLEYİCİ OLMA 3/134-135: O takva sahipleri ki... Öfkelerini yutarlar, insanların kusurlarını affederler... Onlar çirkin bir iş yaptıklarında yahut özbenliklerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlar, günahları için af dilerler. Günahları Allah'tan başka kim affeder ki?... 6/54: ... İçinizden her kim bilgisizlikle bir kötülük işler de, ardından tövbe edip halini düzeltirse, hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok merhametlidir. Af dileme, işlediği günahın af edilmesi için Allah'a yalvarma demektir. Kur'ân, yapılan kötülüklerden pişman olunarak, onu adet haline getirmeden terketme uyarısında bulunmaktadır. İşlenilen suç ve günahlar katiyyen unutulmamalı, kendisinin suç işlemeye kabiliyeti olduğundan dolayı bu suçları işlediğini anlamalı, yaptığından pişman olarak da af dilemelidir. 24/31: ... Ey mü'minler, istisnasız hepiniz Allah'a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz. Yalnız günahkarların değil, bütün mü'minlerin tövbe ederek bilip bilmediği günahlarından arınmaları bir kulluk görevidir. Bir hadiste de: "Tevbe eden hiç günah işlememiş gibidir." diye buyrulması tövbenin fevkalade önemini belirtmektedir. 51/15,18 : ... Takva sahipleri bahçelerde ve pınar başlarındadır. (Cennettedir.) ... Onlar seher vakitlerinde af dilerlerdi. " Seher vakitlerinde af dilerlerdi. " ayeti takva sahiplerinin tövbe etme zamanını belirtmektedir. Günün zaman dilimleri içinde duaların, ibadetlerin ve günahlardan bağışlanmanın en çok kabul buyrulduğu zamanlar vardır. Gecenin son üçte biri olan seher vaktinin, af dileme ve bağışlanmalarının kabulü bakımından önemi çok büyüktür. Oruç ayında da, günün en sessiz zamanı olan seher vakti kalkılarak dua edilip af dilenir. Daha sonra da yemek yenilerek ibadet tamamlanır. 3/134: O takva sahipleri ki... kızdıklarında öfkelerini yutarlar ve insanların kusurlarını affederler. Allah ta o iyilik edenleri sever. Takva ehli; insanlar arasındaki münasebetlerde, öfkelerine hakim olurlar ve kendisine yapılan kötülüklere rağmen insanları af edicidirler. Nasıl ki Rabbi günahlarını affediyorsa, o da kendine yapılan sebepli ve sebepsiz kusur ve kabahatleri büyük bir hoşgörü ile affetmelidir. Araf 199: " Sen affetmeyi esas al " Gördüğü kusurları ve kabahatleri örtücü olmak ve hiç kimsenin kusurunu ve ayıbını yüzüne vurmamaktır. Âli İmrân 159'da Cenâbı Allah, Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurmuştur: " Allah'ın rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Artık sen onları bağışla; Allah'tan da günahlarının bağışlanmasını dile..." (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevdikleri, Tövbe Edenler ) 5) SABIR 2/177: ... Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder... Takva sahibi ancak onlardır. 2/155: ... Sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azaltma ile mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele. 11/49: ... Sabırlı ol. Sonuç takva sahiplerinindir. Sabır; acılara, zorluklara, felaketlere katlanmaktır. Takva sahibi, her şeyin Cenâbı Hakk'tan geldiğinin bilincinde hastalıklar da, kötülükler de, savaşlar da ümitsizliğe düşmeden sabreder, başkalarına da sabır tavsiyesinde bulunur. Cenâbı Allah, sabrın sonunda esenliğe muhakkak erileceğini belirtmektedir. Sabır sırrı ile benlikler olgunlaşarak zafer ve mutluluğa erişirler. (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevdikleri, Sabır Edenler) 32/23 : ... Rabbinden sana ne vahyediliyorsa ona uy... Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. Sabır kavramı, geniş bir alanı kapsar ve tevekkülü de içerir. Tevekkül; Kur'ân lisanında Allah'ı vekil etme, Allah'a dayanıp güvenme anlamında kullanılmaktadır. Takva ehli; vahye uygun olarak verilmiş olan bir kararda, başlanmış olan bir işin sonucunun hayırlı olması için yalnız Allah'a dayanıp güvenir. (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevdikleri,Tevekkül edenler) 6) ORUÇ 2/183: ... Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Ta ki takva mertebesine erebilesiniz. 2/185: Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'ânın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Oruç; Allah rızası için bir gün boyunca yemeden-içmeden, cinsel ilişkide bulunmadan yapılan ibadet şeklidir. Böylece insanın nefisle ilgili bütün istek ve arzuları, geri çevrilerek nefs terbiye edilmektedir. Ramazan ayı müddetince bir ay devam eden oruç, İslâmiyetin beş temelinden biridir. Orucun farz olduğu onbir ayın sultanı Ramazan ayı kutsal bir aydır. Kur'ânın ilk ayetleri bu ayda, Kadir gecesinde indirilmeğe başlanmıştır. Bu ay, af ve bağışlanma ayıdır. Ramazanda daha çok ibadet edilir, daha çok Kur'ân okunur, zekât ve sadakaların büyük bölümü bu ayda verilir. 2/184: ... Eğer gerçekten anlıyorsanız, her güçlüğe rağmen oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Oruç; aç ve susuz kalarak bedenimize işkence etmek suretiyle yapılan bir ibadet şekli değildir. Hem Allah'a karşı kulluk borcu ödenir ve hem de nefsin isteklerine karşı çıkılır, ilâhî bir ahlâka kavuşmanın da en mükemmel yoludur. Oruç ibadeti ile nefsin arzuları ve bilhassa cinsel istekler frenlenir, irade de kuvvetlenir. Sabrın erdirici sırrına ancak oruç ile ulaşılır. Böylece Allah'ın emrettiği emir ve yasaklara uymakla günahlardan, tehlikelerden korunarak takva mertebesine erişilebilir. Oruç ibadetinde, gösterişten uzak tam bir içtenlik ve samimiyetle yerine getirildiğinden benlikler yücelir. Oruçlu iken aç kalındığından fakirin hali daha iyi anlaşılır, onlara yardım eli uzatılır ve dolayısıyle ahlâkın da en güzeli kazanılır. Oruç ibadetinin yapıldığı Ramazan ayı boyunca müslüman toplulukları arasında kardeşlik sevgisi artar, birlik ve beraberlik duygusu kuvvetlenir. Orucun; bir ay müddetle dinlenen sindirim sistemimize, dolaşım sistemimize, sinir sistemimize mucizevî faydaları bulunduğunu da konunun uzmanı doktorlarca belirtilmektedir. 7) MUHSÎN OLMA 51/15-16: Gerçekten takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başlarındadır... Doğrusu onlar, bundan önce de iyilik ve güzellik (muhsin) sergilemekteydiler. 3/133-134: ... Cennet takva sahipleri için hazırlanmıştır... Allah muhsinleri sever. Muhsin; güzel düşünüp güzel davranan, başkalarına nimet veren demektir. İhsan ise; güzel düşünüp, güzel davranmak, iyilik etmek, bağışlamaktır. Takva sahibi aynı zamanda muhsindir. Muhsin hiçbir karşılık beklemeden Allah rızası için hep ihsanda bulunandır. Her işinde iyilik ile güzellik sergiler ve sevgi doludur. Tüm iyiliğin ve güzelliğin kaynağı Cenâbı Allah'ın bir ismi de Muhsin'dir. Cenâbı Hakk; en güzel bir şekilde yarattığı insandan güzel düşünmesini, güzel davranmasını, iyilik ve yardım halinde bulunmasını öğütlemektedir. 28/77: Allah, sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et!... İslâm bilginlerine göre ihsan, Yüce Yaratıcı ile her an beraber olma şuuruna ererek yaşamaktır. Allah; melek ve cin aracılığı ile olduğu gibi, bazı insanlar aracılığı ile (munsinlerle) de lütuf ve bağışını varlıklara ihsan etmektedir. Nasıl ki Allah kuluna devamlı ihsan ediyorsa, kullarının da birbirine ihsan üzere olmasını istemektedir. 41/34: Güzellikle çirkinlik, iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir tavırla sav. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir dost gibi oluvermiştir. Kur'ân, çirkini güzellikle değiştirmeyi öğütlüyor. Çirkinden sonra güzellik sergilemek ile çirkinlikler ve kötülükler yok olabilmektedir. Takva ehli; kusurları, kötülükleri büyük bir hoşgörü ile karşılar, onlara ancak ihsan ile cevap verir. İlgili bir atasözünü nakledelim : " Güzel ahlâk sahibi olmak; eziyet edene sabır ile, red edene kabul ile, cimrilik edene cömertlik ile, yüz çevirene güler yüz ile muamele etmektir. " (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevdikleri, Muhsinler) 8) SÖZLERİNİ YERİNE GETİRME - AHDE VEFA 2/177: ... Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir... Takva sahibi ancak onlardır. 5/1: Ey iman edenler! Allah ve insanlar arasında verdiğiniz söz ve yaptığınız bağlantıları yerine getirin!... Ahd, söz verme, antlaşma, yemin, misak manalarına gelir. Ahde vefa ise sözünde durma, anlaşmaları yerine getirme, sözünde güvenilir olma demektir. Antlaşma ve söz verme Kur'ânı Kerîm'in temel yasalarındandır. Antlaşma; insan ile insan, insan ile toplum arasında olduğu gibi, Allah ile insan arasındaki ilişkilerin de temelidir. Anlaşmaları yerine getirme, bireyler arasındaki ilişkilerde barış ve mutluluğu getirdiği gibi, Allah ile kul arasında ki münasebetlerde de kulun imanda yücelmesini ve sonsuz kurtuluşunu sağlar. Ancak kesin söz verdiği halde onu yerine getirmeyenler, en büyük zarara uğrayanlardır. Bakara 2/124: " ...Verdiği sözü tutmayanlar zalimdir. " Yerine getirilmeyecek sözler de sarfedilmemelidir. Saff 61/23: " ... Yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemek Allah katında büyük bir günahtır. " 9) ADÂLET VE DÜRÜSTLÜK 5/8: Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün tanıkları olarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun. Bir topluluğa kininiz sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun. Bu takvaya daha uygundur. Adalet; hak edene hakkını vermek, doğruluktan ayrılmamak ve Allah'ın emrini, emrettiği şekilde uygulamaktır. Adalet, takva sahibinin önemle üzerinde durması gerekli bir yaratılış yasasıdır. Herhangi bir kimseye kızmak veya onu sevmemek, onu adaletten saptırmamalıdır. Milletleri ve cemiyetleri ayakta tutan, huzurun ve sükunun teminatı olan adalet ve dürüstlüktür. Hak sahiplerine haklarının verilmesiyle ancak sulh ve adalet sağlanabilir. Taraflar kim olursa olsun, hakimlik ve şahitlik tarafsız bir şekilde doğruluktan ayrılmadan yapılmalıdır. Nisa 4/135 de şöyle buyrulmaktadır : " ... Kendinizin, anne-babanıza, yakınlarınızın aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak, Allah için tanıklık edenler olun... Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten sapmayın!... " (Bkz. Bu Kitap, Allah'ın Sevdikleri,Adil Olanlar) 10) İLİM 35/28: ... Kulları içinde ancak ilim sahipleri, Allah'tan gereğince korkar... Takva kelimesi, korunma, sakınma manasıyla birlikte, korkma anlamını da taşır. Ayette, Cenâbı Hakk'a karşı sevgi ve korku duygusunu en çok taşıyan, aynı zamanda ilim sahibi olan takva ehlini tanımlamaktadır. Kötülüklerden en iyi korunan, ilâhî yasaları da en iyi bilendir. Şüphesiz ki sevgi ve muhabbetle yapılan bir iş, korku ile yapılandan çok daha üstündür. Seven sevdiğini kırmaktan, darıltmaktan çekindiği için onun arzularını seve seve yerine getirir. İstemedik lerini de incitip kırabileceği endişesi ile yapmaktan çekinerek korkar. İşte kişinin sevdiği Yüce Yaratıcı'sı olursa, sevgi ve korku hissi ne kadar büyük olur. İslâm bilginleri; takva sahibinin Allah'a karşı olan duygularını, küçük bir çocuğun anne-babasına duyduğu sevgi, saygı güven ve korku hissine benzetmişlerdir. Çocuklar, anne ve babalarına olan sevgileri ile birlikte korkma hislerini de taşırlar. Takva ehli aynı zamanda Peygamber Efendimizin de gerçek Sünnetine çok iyi vakıf olandır. Onlar Ahzab 33/21 deki oluş sırrına erişmişlerdir: " Andolsun Allah Resulünde sizin için Allah'ı ve Ahiret Günü'nü arzu edenlerle, Allah'ı çok ananlara güzel bir örnek vardır. " 13/37: ...Kur'ânı bir hüküm kaynağı olarak indirdik. Sana gelen ilimden sonra... Ayette belirtilen ilim, Allah tarafından peygamberlere vahy ile indirildikten sonra insanlara tebliğ edildiği zaman oluşmaktadır. Kaynağı vahy kitapları, İslâmiyette de Kur'ân'ın içeriği olan ayetlerdir. İlim esas itibariyle ikiye ayrılır. İlâhî İlim ve Faydalı İlim. İlâhî İlim; Allah'ın sözlerini içeren, tüm varlıkların özünde saklı sırları bildiren bir ilimdir. Alemlerin ve insanların yaratılış kanunları nelerdir? Bu Dünyaya nereden geldik, vazifelerimiz nelerdir, nereye gideceğiz? gibi suallerin cevaplarını Cenâbı Allah'ın muhteşem sistemini içeren İlâhî Yasalar'ı ancak bu ilim ile öğrenebiliriz. İnsanları diriltecek, onlara gerçekleri gösterecek en önemlisi de Yüce Yaratıcı'yı Kendi sözleriyle tanıyıp öğrenecek ve O'nun gösterdiği yola yönelerek olgunlaşacağız, kemale ereceğiz. Cenâbı Allah'ı gereğince fark edebilme mutluluğu, ancak ilim sahiplerine özgü bir yücelik olmaktadır. 96/15: Oku! Yaratan Rabbinin ismiyle. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin en büyük cömertliğin sahibidir. Kalem ile öğretendir. Kur'ânı Kerîm'in ilk ayeti oku kelimesi ile başlamaktadır. İslâm müfessirlerine göre; " Oku " kelimesi üç anlamda izah edilmektedir. 1) Kur'ânı Oku, 2) İnsan Kitab'ını Oku, 3) Evren Kitab'ını Oku. Şu halde İnsanoğlunun birinci vazifesi okumaktır. İlim ancak okumakla elde edilir. Zümer 39/9 : " ... Hiç bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu? ... " ve Mücâdile 11 : " İman edenleri Allah yükseltir, ilim verilenleri ise kat kat dereceleri ile büyültür ... " Okumakla da ilim öğrenilemez. Üzerinde tefekkür etmek yani düşünmek, okuduğunu anlayarak hazmetmek gerekir. Bakara 2/266 : " ... Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, inceden inceye ve derinden derine düşünebilesiniz. " Yalnız okumakla yetinenler, üzerinde gereğince düşünmeyenler, okuduklarını hazmedemeyenler ve ondan faydalanamayanlar maalesef o kitaptan istifade edemezler, ancak okuma hamallığını yapmış olurlar. Yüce Yaratıcı böyleleri için Cumua 62/5 de şöyle buyurmaktadır : " Tevratla yükümlü olup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. " Cenâbı Allah'tan İlâhî İlim vahy ile gelmiş ve insanlar bilgisizlikten kurtularak İlâhî Yasalar'ı öğrenmişlerdir. Ayrıca insan için Faydalı İlimler de bilinmelidir ki çağdaş teknoloji elde edilebilsin ve insanlara hizmet gerçekleştirilsin. Yüce Yaratıcı kullarına muhteşem bir ışık vermiş : Akıl. İlâhî yasalar peygamberler vasıtasıyla bildirilmiş, ancak aklımız ile de faydalı ilimleri bumamız bizlerden istenilmektedir. Böylece insanlar akılları ile birçok bilimsel araştırmalar yapmışlar, pekçok ilmî buluşlara da imzalarını atmış ve atmaktadır. Cenâbı Hakk'ı sevmek, O'nun görüntüleri olan halkı sevmektir. Halka sevgi ise hizmetle olur. Hizmetin en büyüğü, ancak insanlara faydalı olabilecek ilim öğrenmekle mümkündür. Tıp, Mühendislik, Fizik, Matematik, Hukuk, Çevrebilimi, Astronomi v.s. gibi ilimler de iyi bilinmeli; bunlara sahip olanlara, ilim öğrenmek isteyenlere hak ettiği değer verilmeli ve her türlü yardım da yapılmalıdır. Peygamber Efendimiz : " İlim, Çinde dahi olsa, onu bulunuz. " ve başka bir hadisinde de : " İlim her müslüman erkek ve kadın üzerine farzdır. " diye buyurmakla ilme verdiği büyük önemi belirtmişlerdir. TAKVA'NIN ÖDÜLÜ : ADN CENNETLERİ 13/23-24: Adn Cennetleri (Takva Sahipleri) içindir. Oraya atalarından, eşlerinden, çocuklarından salih (iyi) olanlar ile birlikte gireceklerdir. Melekler ise her kapıdan yanalrına sokulacaklar: « Selam size sabrettiğiniz için. Ne güzeldir şu sonsuzlar yurdu.» diyeceklerdir. Yaratıcı kudret kullarını : « Gücünüzün yettiği ölçüde takvada bulunun... (tegabun 16)» ayeti ile uyarmakta; onlara atalarından, eşlerinden, çocuklarından salih(iyi) olanlar ile birlikte girecekleri Adn Cennetlerini vaat etmektedir. Meryem 19/61: «...Kuşkusuz Rahman'ın vaadi yerine gelir.» Yüce Allah'ın bu sözü, Takva Sahibi insanların ahiret hayatı için ne büyük bir müjdedir. (ALINTI) |
|
|
|
| Sponsor Linkler | |
|
|
|
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) |
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Takva Adli TÜrk Yapimi Bİr Sİnema Fİlmİ | emrahgs_1 | Sinema | 0 | 04-12-2006 01:19 |
Gizlilik Politikası | KooLpa üyeleri onay gerektirmeksizin mesaj yazabilmektedir. KooLpa' da yasalara aykırı unsurlar bulursanız buraya yazınız. En kısa zamanda gereği yapılacaktır.