KooLpa Yaşam Katagorisinde ve Dini Konular Forumunda Bulunan İslamiyet ve Hayvan Hakları Konusunu Görüntülemektesiniz.=>İnsanlığın örnek alacağı tek sevgili, güzel Peygamberimiz (sav),”..Hayvanların yavrularını bile düşünmüştür. Şefkatli ve merhametli davranılmasını, bakımının iyi yapılmasını, aşağılanmamasını emretmiştir. ...
|
|||||||
| Üye ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
#1 (permalink) |
|
Co-Administrator
![]() |
İnsanlığın örnek alacağı tek sevgili, güzel Peygamberimiz (sav),”..Hayvanların yavrularını bile düşünmüştür. Şefkatli ve merhametli davranılmasını, bakımının iyi yapılmasını, aşağılanmamasını emretmiştir. Keçi sağan bir adama, yavru için süt artırmasını söylemiştir. Kuş yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yavruların alınmasını yasaklamıştır. Sırf zevk ve eğlence maksadıyla yapılan avcılığı hoş görmemiştir…” (1) Hz. Peygamber (sav). “Haksız yere bir serçeyi öldürenden Cenab-ı Hak kıyamet gününde hesap soracaktır.” (2) Enes ibn Malik bir mahallede, bir topluluğun, canlı bir tavuğu hedef alarak dikip ona attıklarını görmüş, demiş ki: “Allah’ın elçisi (sav) canlı hayvanın hedef yapılmasını yasaklı.”(3) Hz.Ömer’in oğlu Abdullah Rasulullah (sav)’in şöyle dediğini nakleder: “Bir kadın, açlıktan ölen bir kedi yüzünden azap edildi. Bu yüzden cehenneme girdi. Allah onu şöyle azarladı: “Sen onu yedirmedin, sulamadın, yer yüzünde nasibini arayıp bulması için onu serbest de bırakmadın.”(4) Fahişe bir kadın, susuzluktan nerdeyse ölecek olan bir köpeğin bir kuyunun başında dolanıp durduğunu gördü. Pabucunu çıkarıp örtüsünü urgan yaparak, pabucuna bağladı. Onunla kuyudan su çıkarıp köpeği suladı. O yüzden affedildi.” (5) Genç bir hanım, üzerinde Müslümanların bir takım eşyalarının da bulunduğu bir deve üstünde bulunuyorken, Nebi (sav)’i görüverdi. Dağ yolunun dar yerine gelmişlerdi. Kadın:”Deeh, Allah’ım bu hayvana lanet et! Deyip hayvanı sürmeye çalıştı.S.A.V: -Lanetlenmiş bir deve bizimle birlikte bulunmasın! Buyurdu. (Bunun anlamı, Müslüman toplumda lanete uğramış insan ve hayvan bulunmamalı demektir…Efendimiz (sav)’in bu uygulaması devenin sahibesine yöneliktir. “lanet ettiğin hayvanı kullanma hakkını kaybedersin” demektir.. Hayvanlara “lanet olası” denilmesine bile müsaade etmeyen bir peygamber (sav)den, çağdaş hayvan severlerin haberi var mı acaba?..(6) Enes b. Malik: “Biz bir yerde konakladığımız zaman develerin yüklerini çözüp onları rahatlatmadan Allah’ı tesbih ve ibadete koyulmazdık. (Ebu Davut.Cihat:44) (7) Peygamber (sav) hayvanları dövüştürmek maksadıyla onları tahrik etmeyi yasaklamıştır.(8) S.A.V. yüzüne damga vurulmuş bir merkebin yanından geçti. Bunun üzerine “Bu hayvanın yüzünü dağlayana Allah lanet etsin.”(Müslim.Libas.107) (9) Hz. Ali, ganimet verilen iki deveden birini Hz.Hamza’ya, diğerini de Hz.Fatıma’ya hediye eder. Hz.Hamza, Fatıma’nın devesine öfke ile bir tekme atar. Deve yaralanır. Hz. Ali olayı S.A.V ‘e anlatır…Hz.Hamza şehit edildiği zaman yetmiş parçaya ayrılmıştır. Efendimiz (sav) ”Belkemiğim kırıldı” buyurmuştur. Ve mübarek ağzından o esnada şu kelimeler dökülür: “Keşke Fatıma’nın devesine tekme vurmasaydı.” (10) “II. Bayezıd devrinde hazırlanan 1502 tarihli “İstanbul Belediye Kanunnamesi”ndeki şu hükmü beraber mütalaa edelim: *…Ayağı yaramaz bargiri işletmeyeler. *…Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler. *…Ağır yük urmayalar. *…Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam ettüre. *…Her ne kim Allahü Teala yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir. Şer’i hükmü vardır.”(11) Sultan III. Murad 1586 yılında sakat ve zayıf hayvanlarla yük taşımayı suç saymıştır.(12) “Ya Rasulallah! Hayvanlara yapılan iyilik için de sevap var mıdır? Diye sordular.Peygamberimiz (sav): -Her canlı için yapılan iyiliğin mükafatı vardır. buyurdu.” Efendimiz (sav) hayvanların incinmemesi için, hayvan sağanlardan tırnaklarını kesmelerini emretti. Peygamberimiz (sav) kendisini görünce inleyen bir devenin yanına varıp başını okşadıktan sonra deve sahibine dönerek: - Bu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Hayvan bana, senin onu aç bıraktığından ve çok yorduğundan şikayet etti, diyerek uyardı.(13) Mekke’nin fethinde ordusuyla Mekke’ye doğru ilerlerken yol kenarında yavrularını emziren ve onları korumak için havlayan bir köpek gören Efendimiz (sav) askerlerin köpeğe ve yavrularına herhangi bir zarar vermesini önlemek amacı ile önlem alır. Cuayl b. Süraka adlı sahabiye, köpeğin karşısında durmasını emreder.(14) “Ünlü sufi Ali el-havvas (ö.1532 ) sık sık köpeklerin yalaklarını kontrol eder, sürekli yanında taşıdığı yiyeceklerden bu yalakları doldururdu. Ebudderda ölen devesinin başında ağlayarak şöyle seslenebilmiştir: “ey demun! Rabbim katında benden davacı olma. Bilirsin ki, ben sana gücünün üstünde yük yüklememeye hep özen gösterdim.(15) Sırtı karnına yapışmış bir devenin yanından geçerken Peygamber(sav) şöyle buyurdu: “Bu dilsiz hayvanların hakkında Allah’tan korkun! Onlara besili olarak binin ve etini de besili olarak yiyin.” (16) Şah-ı Nakşbend k.s. “Hizmet ettiğim, yarasını, beresini tedavi ettiğim bir köpek, sırtını yere koydu. Dört ayağını da yukarı kaldırıp yüzünü semaya çevirerek öyle bir niyazda bulundu ki ben de ellerimi kaldırıp amin dedim. İşte ne olduysa o anda oldu” buyurur.(17) Şimdi nakledeceğimiz olaylar aklı durduracak, hayretlerde bırakacak ihtişamda.Bunu ancak Müslümanım diyen kişilerde görebiliriz desek büyük bir iddia olmaz Daha DDT icat edilmemiş. İşte o devirlerde, eski İstanbul’un ahşap evlerinde çok bulunan tahta kurularının yakalandığında öldürülmeyip su dolu bir tasın ortasına bir taş yerleştirilip sabaha kadar yakalanan tahta kurularının o taşın üstüne toplanıp sabahleyin de bahçeye bırakıldığını (Her terörist müslümandır diyen et ve kireç kafalılara) bangır- bangır bağırmak isterim. (18) Bayezid-i Bestami,yolculuk esnasında bir ağacın altında mola verip, daha sonra yollarına devam ettiler. Yolda torbaların üzerinde, dinlendikleri yerden geçen birkaç karıncanın gezindiklerini görürler. Onları yurtlarından ayırmamak için geri dönerler. Dinlendikleri yere gelerek, karıncaları eski yerlerine bırakırlar (Şimdi böyle bir olmaz ya, olmaya kalksa adama deli derler) (19) Hazreti Ömer,bir devenin, palan sürtmesinden meydana gelen yarasına elini sürüp, “Senin başına gelen şeyden de sorguya çekilmekten korkarım” demiştir.(20) Emekli prof. Tabip Albay Nevzat TARHAN diyor ki: “Mübadele olduğu zaman bazı Rum’lar Yunanistan’a giderken kedilerini de götürmek istiyor; ancak kediler onlarla birlikte gelmiyor. Çünkü, kedilerin toprağa yönelik duyguları vardır. Kedi sadakati, köpek sadakati ve insan sadakati vardır. Kediler toprağa, köpek insana, insan ise fikirlere bağlanır.”(21) “İslam tasavvufunda mümkün olduğu kadar hayvan öldürmekten uzak durulur, hatta aşırı derecede et düşkünlüğü de mekruh sayılır.”(22) Hz. Ali k.v. halife olduktan sonra ilk hutbesinin bir bölümünde :“..Ahiret hayatı insanları beklemektedir. Allah’ın kullarının ve yeryüzünün haklarını yerine getirme hususunda daima Allah’tan korkun! Hayvanlar ve yeryüzü hakkında da sorguya çekileceksiniz…”(23) “Çağdaş sufi olan Kenan Rifai, arabasının atını acımasızca döven bir adama sokak ortasında şöyle haykırabilmiştir: “vurma oğlum vurma! Sen ona vurdukça ben acısını kendi vücudumda duyuyorum.” Varlıkla birlik sırrını gerçekleştirmiş bir ruh böyle davranmanın Yaratıcı’nın hoşnutluğuna giden en kestirme yol olduğunu bilir. (24) Hz.Abbas’ın oğlu anlatıyor: “Allah Rasulü ile bir yere gidiyorduk.Birisi, kesmek üzere bir koyunu bağlamış, koyunun gözü önünde bıçağını biliyordu. Allah Rasulü (sav) bu şahsa:”Onu defalarca mı öldürmek istiyorsun?” buyurdu. Bu bir bakıma o şahsa itaptı.(25) Ömer b.Abdü’l-Aziz, o günün sahibu’l-silkine (ulaştırma bakanına) yazdığı bir mektupta: “Hayvanlara kaba davranmayın. onları sürerken ucu bizli ve demirli sopa kullanmayın.” Diyordu. (26) “Ecdadımızda “ciğercilik”diye bir meslek bulunur. Meslek erbabı uzun bir sırığın ucuna taktıkları ciğerleri, mahalle ve çarşılarda dolaştırırlar. Yolda bu ciğerciye rastlayan hayırsever insanlar, ciğerleri satın alarak etraftaki aç kedi ve köpeklere dağıtıp sevap kazanmayı gaye edinirlerdi.” (27) 18.yy.da Osmanlı ülkesine gelen Pere Jehannot isimli bir rahibin yazmış olduğu seyahatnamesinde “hayvan hakları” ile alakalı olarak: “Türkler, murdar saydıkları için hiçbir zaman evlerine sokmadıkları sokak köpeklerinin açlıktan sıkıntı çekmelerine yahut telef olmalarına meydan vermemek üzere her gün bu hayvanlara bir miktar et dağıtılması için vasiyetnamelerinde kasaplara bir miktar para tahsis ederler. diye yazar.(28) Cahiliye döneminde halk onu “Abdü’ş-şems=Güneşin kulu” diye çağırırdı.Rasulullah (sav) onun ismini Abdurrahman olarak değiştirdi.Çocukluğunda koyun otlatırken bulduğu kedi yavrularını elbisesinin eteğine koyup, oynayıp sevdiği için halk arasında Ebu Hureyre ismiyle tanınmıştır...(29) . “Hz.Ömer bir güvercinin uçurulmasını emretti.Güvercin uçup Merve Tepesi üzerine konmuştu. Burada bulunan bir yılan kuşu yakalayarak öldürdü.Bunun üzerine Hz.Ömer (kuşun ölümüne ben sebep oldum diye) bir koyun kurban etmiştir.” (30) “İsrailoğulları zamanında bir adam öküz üzerine binmişti.Bu sırada hayvan, üzerindeki adama yüzünü çevirerek: -Ben bunun için yaratılmadım. Ben tarla sürmek için yaratıldım, demiştir. Rasul-i Ekrem: “Ben hayvanın böyle söylediğine inandım. Ebu Bekir ve Ömer de inandı.” (31) Efendimiz (sav) ilk defa Uhud’ta ata binmiştir. Parasıyla aldığı “Sekb” isimli attır. atlarına o kadar ihtimam ve itina gösterirlerdi. Bir defasında gömleklerinin yeni ile atın yüzünü okşuyordu, ashap hayretle: -Ya Resulallah! gömleğinizle mi okşuyorsunuz? Dediklerinde; -Ne yapayım; ben at yüzünden, Cebrail’den azar işittim. (32) XVII.yy.da Osmanlı ülkesini gezmiş olan Fransız avukat Guer, Şam’da hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisine ait bir hastanenin varlığından söz etmektedir. Şam’daki hayvan vakıflarıyla ilgili olarak Prof.M.Sibai şu bigileri vermektedir. “Eski vakıf geleneğinde hasta hayvanları tedavi ve otlatma yerleri mevcuttur. Yeşil Mera (Şu anda Şam’ın şehir stadı olarak kullanılan saha) aciz hayvanların otlanması için zamanında vakfedilmiş bir yerdi.(33) Sahabeden Enes İbni Malik diyor ki: “Biz konaklama yerine geldiğimizde hayvanların yüklerini çözüp (istirahata onları terk etmeden namaza başlamazdık.” (34) Efendimiz (sav) diyor ki : “YAŞAMAKTA OLAN HER CANLIYI SULAMAKTA SEVAP VARDIR.” (35) AVUSTURYA elçisi Busberg 1 Haziran 1553 tarihinde yazdığı bir mektupta şöyle bir olaydan söz eder…”Venedikli bir kuyumcu, kuşlara çok meraklıdır. Bir gün acaip gagalı bir kuş bulur, o kuşu dükkanın giriş kapısına kanatlarından gererek asar. Gagası arasına da bir çöp koyarak ağzını açar. Dükkanın önünden geçen Türkler önce onu ölü zanneder, dikkatli bakınca canlı olduğunu fark ederler. Hemen KADI’ya şikayet ederler. Kuyumcu ceza almaktan, Venedik elçisinin araya girmesiyle kurtulur.”(36) Yukarıda bir nebze saymaya,anlatmaya çalıştığımız olayları, sadece satırlarda yazmadık, sadırlarda, gerçek hayatta bizzat yaşadık ve yaşattık. “..Dünkü şahsiyetli, şerefli mimarimiz KUŞ EVLERİ ‘ni inşaat duvarlarında sevginin en güzel ifadesi olarak kullanmıştır.Nitekim; Hayvanlar taşlanmaz, yük hayvanları kırbaçlanmazdı.sahipsiz hayvanlara, kanadı kırık kuşlara, leyleklere bakmak için kurulmuş vakıfları batı medeniyetinde değil, BİZİM MEDENİYETİMİZDE BULURUZ.”(37) alıntı.(ahmetyaşarçakmak) Prof.İbrahim SARIÇAM-Hz.Muhammed ve Evrensel Mesaj.s:333 Ankara 2004 (2) Nesei- Dehaya.42 (3) S. ATEŞ-Kur’an Ansiklopedisi cilt:8 sayfa :58 (4) Buhari-Enbiya:54 (5) Müslim.Selam, bab 41 hadis 154 (6) Riyazu’s-salihin-Terc.ve şerh:Prof.Y.KANDEMİR,L.ÇAKAN,R.KÜÇÜK. 7/534 (7) Doç.Ömer ÇELİK, Dr.M.ÖZTÜRK,M.KAYA-Üsve-i Hasene Cilt:2 S.514-İst.2004 (8) A.g.e. 2/515 (9) A.g.e. Sayfa:516 (10) Ali Ramazan DİNÇ-Yansımalar. Sayfa:24 İstanbul.2004 (11) Prof.A.AKGÜNDÜZ,Doç.S. ÖZTÜRK.Bilinmeyen Osmanlı s.402 İst.1999 (12) 18.06.1989- Diyanet Takvimi (13) Prof.Abdurrahman ÇETİN-Örneklerle Peygamberimiz.S.379,380 İst.2006 (14) Prof.İbrahim SARIÇAM-Hz.Muhammed ve evrensel Mesaj.S:333 (15) Doç.Y.Nuri ÖZTÜRK- İslam’da Büyük günahlar.s:221,222 1991 (16) A.Ramazan DİNÇ-Manevi Yolculuğun Esasları.S.61 ist.2002 (17) A.g.e. sayfa:85 (18) İbrahim REFİK-Tarih Şuuruna Doğru-C:2 s:156 ist.1997 (19) O.Nuri TOPBAŞ- Bir Testi Su- sayfa.141 İstanbul-1998 (20) İslam Ansiklopedisi. Cilt.17 sayfa:93. (21) Mustafa KAPLAN-07.05.2005- Vakit (22) S.ATEŞ- Kuran Ansiklopedisi- cilt:7 sayfa:222 (23) Hz.Ali EL-MÜRTEZA-Hasan en-Nedvi.ter:Yusuf KARACA S.242 İST.1999 (24) Doç.Y.Nuri ÖZTÜRK.a.g.e. sayfa:221 (25) M.F.GÜLEN – Sonsuz Nur- cilt:1 sayfa:312 (26) İsmail Yusuf-Ömer B.Abdü’l-aziz –Ter.İ.Hakkı ŞENGÜLER S:28 (27) M.A.Ubicini.Türkiye 1850 Tercüman 1001 t.eser.cilt:2 s:455 Tarihsiz. (28) İ.Hami DANİŞMEND-Eski Türk Seciye ve Ahlakı-s:182 İstanbul.1982 (29) Ribat - Sayı:15 Mart.2001 Sayfa:6 (30) Ezraki –Kabe ve Mekke Tarihi.Çev.Y.Vehbi YAVUZ S.395 İstanbul 1974 (31) El-Heytemi-İslam’da Helaller ve Haramlar-c:2 s:261 İst.1981 (32) Prof.Dr.Ali YARDIM- Peygamberimizin Şemaili.s160 İstanbul.1998 (33) Yard.Doç.İbrahim ÖZDEMİR.(A.Ü.İlahiyat)Diyanet Avrasya.Sayı:5 s:63.2002 (34) Ebu Davut. Cihad bölümü. 48 (35) Buhari.Tecrid-i Sarih.Cilt:7 sayfa:223 Hadis numarası:1066 (36) Mevlüt Uluğtekin YILMAZ.TÜRKİYEM (aylık degi)Sayı:35 S.26 Ocak 1992 (37) Agah Oktay GÜNER- Dost Gözüyle-sayfa:149 İstanbul 1988 http://www.gonuldunyamiz.com/kitapla...if/vii_001.pdf dosyasının html sürümüdür. G o o g l e taradığı belgelerin otomatik olarak html sürümlerini oluşturur. Bu sayfayı sık kullanılanlara eklemek veya bağlantı vermek için bu adresi kullanın: http://www.google.com/search?q=cache...164&lr=lang_tr Google'ın bu sayfaların yazarlarıyla herhangi bir ilişkisi yoktur ve içeriklerinden sorumlu değildir. Aradığınız terimler renkli olarak vurgulanmıştır: kuş evleri ________________________________________ Page 1 ÖNSÖZ Biz âciz kullarını îmân nîmetiyle şereflendiren, Rahmân ve Rahîm olan Allâh Teâlâ’ya hamd ü senâlar olsun! Âlemlere rahmet olarak gönderilen, kâinâtın Fahr-i Ebedîsi’ne salât ve selâm olsun! slâm’ın rûh itibâriyle özü, inançta tevhid yâni Allâh’ın birliği; amelde ise edeb, istikâmet ve merhamettir. Merhamet, îmânın ilk meyvesidir. Ondan uzak bir gönül, zî-hayat (canlı) sayılamaz. Her hayrın başı olan besmele ve Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresi olan Fâtiha, Allâh’ın rahmet ve merhametini ifâde eden “Rahmân” ve “Rahîm” isimleriyle başlar. Peygamberler ve velîlerin hayat hikâyeleri de merhamet menkıbeleriyle doludur. Merhametin en olgun tezâhürlerinden birisi ise “infak”tır. Zarif, güzel ve derin insan yetiştirmek sûretiyle huzurlu bir cemiyet ortamı husûle getirmek, dînin aslî gâyelerinden biridir. Bu olgunlaşma, ancak gönüllerin merhamet ve şefkat hissi ile dolması ve bunun en güzel tezâhürleri olan zekât, infak ve hizmet ile mümkündür. Zîrâ bütün bunlar, kulun Rabbine karşı en mühim bir şükür borcudur. Gerçek bir sevginin en büyük alâmeti fedâkârlıktır. Seven, sevdiğinin yolunda fedâkârlık yapmayı, sevgisi ölçüsünde bir zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Bu bakımdan mümin bir yüreğin, Yaratan’ı hürmetine bütün mahlûkâtı, şefkat ve merhametle kuşatıp kucaklaması îcâb eder. Kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun kaybolduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı zamanımızda, ciddî bir infak ve hizmet seferberliğine ihtiyaç vardır. Fakat ne yazık ki bugün içinde bulunduğumuz toplumda, bir taraftan ictimâî ve iktisâdî buhranlar, diğer taraftan da fertlerin ekseriyetle maddeye râm olması sebebiyle en çok unutulup ihmâl edilen hususların başında, dînin mâlî fedâkârlıklarla îfâ edilen yönü bulunmaktadır. Bu hususla ilgili ilk akla gelenler ise zekât-infak gibi vecîbelerle, vakıf gibi şefkat müesseseleridir. Beşikten mezara kadar hayatı tanzîm eden slâmî mevzular, her devrin îcap ve ihtiyaçlarına göre yeniden yazılmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde zamânın akışı ve hayatın med-cezirleri içinde slâm’ın davranış güzelliklerinden ne denli uzaklaşıldığının ve gönüllerde bu ulvî duyguların ne derecede zaafa uğradığının farkına bile varılamaz. Meselâ bunlardan biri, kitabımızda kısaca temâs ettiğimiz gibi, “öşür meselesi”dir. Bundan dolayı biz de vakıf ve zekât gibi, dînimizin mâlî yönüyle ilgili bâzı meselelerdeki temel prensipleri hatırlatmak ve içinde yaşadığımız cemiyetin gerçeklerini o prensiplerle değerlendirmek üzere bu eseri telif etme ihtiyacı hissetmiş bulunmaktayız. Maksadımız, had safhada bir maddî-mânevî sıkıntı yaşayan cemiyetimizde, vakıf, zekât ve infak seferberliği vesîlesiyle yeniden yaralara merhem olacak bir şevk, heyecan ve şuurlanmanın teminine çalışmaktır. Kitabımızda mevzûmuz ile alâkalı târihî gerçekleri, kendimizi bir vicdan muhâsebesine çekmek için bir ölçü olarak kullanmak istedik. Gerçekten, bütün cihâna karşı, farklı bir dünya görüşünün muhâfaza ve müdâfaasını üstlenerek altı buçuk asır ayakta kalmış, dîn, dil ve ırk itibâriyle onlarca ayrı topluluğu sulh, sükûn ve huzur içinde bir arada yaşatmış olan Osmanlı Devleti’nin bu başarısındaki temel sâiklerden biri de, hiç şüphesiz “Hayır Müesseseleri” ve bunlar arasında vakıflara atfettiği ehemmiyettir. Yeri gelmişken ifade etmek gerekir ki, bir millî tecrübeler mecmuası olan târih, milletlerin hâfızası demektir. Bundan dolayı geleceği doğru bir sûrette yönlendirmek için onun engin muhtevasının rehberliğine muhtaç olmayan hiçbir millet tasavvur olunamaz. Hele o tarih, gelecek nesiller için bir güven sağlayacak emsâlsiz maddî ve mânevî zafer ve başarılarla dolu ise... Bu ölçü ile bakıldığında bizim tarihimiz, hiçbir milletin tarihiyle kıyaslanamayacak kadar askerî, medenî, ilmî ve ahlâkî vs. zirveler ihtiva etmektedir. Ancak bugün toplumumuzda maddeye râm olan bazı nâdânlar, milletimizin tarih ve mânevî değerlerine musallat olmuşlardır. Bu cennet vatanımızda barınan, fakat burada ecdadlarının kemikleri bulunmayan ve toplumumuzun rûhunda kendi tarih ve mâzîleri olmayanların bu tasallutları ve şerefli geçmişimizi karalama çalışmaları, aslında onların iç âlemlerini yansıtmaktadır. Esasen, bizi millî ve mânevî değerler ile yoğrulmuş ulu menbâdan lâyıkıyla istifade etmek imkânından mahrum kılmaya çalışanların faaliyetlerinin tarihi çok eskidir. Takriben bin yıl süren cihan hâkimiyetimizin asıl müessiri olan millî ve mânevî değerlerimizi zaafa uğratmak için en sinsi yollara başvurulmuş ve bu istikamette düşmanların birbirine eklenen mesâîleri neticesinde zamanla ülke dahilinde de onların kimi gâfil, kimi hâin bir sürü uzantıları ortaya çıkmıştır. Bunların karşılıklı mesâîleri neticesinde de tarih şuuru sakatlatılmış ve redd-i mîrâs etmiş nesiller türetilmiştir. Bugün bu fâcianın en dehşetli bir safhasında bulunmaktayız. Yeniden tarih sahnesinde ecdadımıza lâyık bir sûrette bir mevki sahibi olabilmemiz için yüzümüzü tekrar o feyizli menbaa çevirmek mecburiyetindeyiz. Ancak bu sûretledir ki, batı âleminin kaydettiği teknik terakkî karşısında sürüklenilen aşağılık duygusundan kurtulabilir ve tekrar ________________________________________ Page 2 şahlanış sırrına mazhar olabiliriz. nsanımız ve ülkemizi, mânâ ve madde itibariyle bir silkiniş ve yükselişe mazhar kılabilecek yegâne kaynak ve vâsıta budur. Bundan mahrumiyet ise, hayat nîmetinden mahrumiyet kadar ve hattâ ondan daha büyük bir bitiş ve tükeniştir. Tarih şuurundan mahrûmiyetin neticesi olarak içine yuvarlandığımız ızdırapların îkâz ve irşadıyla milletimizin, yakın bir gelecekte bu gereği kavrayıp ecdâdı cihanşümûl bir kudret yapan müessirlerin mâkesi olan tarihe büyük bir açlık ve iştiyakla yöneleceğine inanıyoruz. Böyle bir mevsimde te’lif edilen bu eserin asıl gâyelerinden biri de, o feyizli kaynağa bir kapı aralamaktan ibarettir. Tarih mîrâsımızın insânî ve medenî bakımdan en parlak sahifelerinden biri de; vakıf, infâk, hayırlar ve mânevî terbiye ile insanımızın ihyâ edilip mükemmelleştirilmesi, yâni onu, yaratılış gâyesini en mükemmel bir sûrette gerçekleştirebilecek mânevî vasıflarla teçhize vesîle olan faâliyetlerdir. şte biz, bu eserimizde tarih mîrâsımızın daha ziyade bu yönüne ışık tutmaya çalışmış bulunmaktayız. Gerçekten bu eserde de yeri geldikçe anlatıldığı gibi, mübârek ecdâdımız, muhtaç insanların meselelerini halledip, merhamet, muhabbet ve hizmeti, Allâh’ın mahlûkâtı içinde âciz hayvanlara kadar şümûllendirebilmişlerdir. Bu seviyeye bugün bile dünyanın hiçbir yerinde ulaşılamamıştır. Bu itibarla şanlı târihimizden alacağımız pek çok ders bulunmaktadır. Onlar büyük bir edeb ve hürmet ile “muhterem âcizler” diye tâbir ettikleri akıl hastalarını, av etiyle beslemek ve mûsikî ile tedâvî etmek gibi hâlâ kâbına varılamamış bir merhamet, muhabbet ve medeniyet seviyesine ulaşmışlardır. Bulaşıcı ve tehlikeli bir hastalık oluşundan dolayı, toplum tarafından tecrid edilen cüzzamlılara, Osmanlı vakıf medeniyetinde şefkat eli uzatılmış, onlar için her türlü bakımın yapıldığı “Miskinler Tekkesi” adı verilen müesseseler kurulmuştur. Binâların saçak altlarına kuşların barınmaları için zarif “kuş evleri” yapan ve vakti gelip de göç edemeyen yaralı leylekler için vakıflar tesis eden Osmanlıların bu icraat ve tatbikatlarını lâyıkıyla öğrenmek, kendimizi onların ölçüleriyle değerlendirmek için son derece ehemmiyetlidir. Diğer taraftan, merhamet ve muhabbeti vakıf hizmetlerine ve hayırlarına en ideal ölçülerle aksettiren ecdâdımız, bîçârelerin, fakirlerin, dulların, yetimlerin izzet ve haysiyetlerini korumak için de âzamî bir dikkat, nezâket ve gayret göstermişlerdir. Sadakayı verenle alanın birbirini görmemesini temin maksadıyla câmilerde “sadaka taşları” ihdâs etmek ve muhtaçlara dağıtılacak olan yemekleri, onların haysiyetlerini rencide etmemek için gece karanlığında dağıtmak gibi hassâsiyetler, merhamet ve muhabbetin ideal ölçüde gerçekleştiği örnek bir davranış üslûbudur. Hattâ, hizmetkârların gönülleri incitilmesin diye kazâ ile kırdıkları veya zarar verdikleri eşyâları tazmin eden bir vakfın kurulmuş olması, ne kadar ibretli ve hayal ötesi bir duygu derinliğidir. Bunlar da günümüzde, insanlık izzet ve haysiyetini lâyıkıyla takdîr edebilmek için ehemmiyetle hatırlanması ve kazanılması lâzım gelen hayâtî düsturlardır. Hayâtımıza, davranışlarımıza ve duygularımıza aksettirebildiğimiz ölçüde gerçek güzellik ve kıymetini idrâk edebileceğimiz bu bilgiler, muhtevâsındaki ideal merhamet ve hassâsiyet misâlleri itibâriyle, bugün şiddetle muhtaç olduğumuz uyanış ve silkinişin birer îkâz ve irşad vâsıtalarıdır. Kitabımızda böyle misâllere bol bol yer vermiş olmamız, sırf mübârek ecdâdımıza karşı vicdânen mükellef bulunduğumuz “vefâ ve takdir” borcunu îfâ etmek için değil, asıl onların güzelliklerini örnek alıp tatbîke yönelmemiz içindir. Vakıflar, bu sevgi, şefkat ve merhametin cemiyete taşınmasında, -bilhassa ecdâdımızın tatbikâtı itibâriyle- bugünkü insanımız için bir ibretler meşheridir. Biz bu eserde okuyucularımızla birlikte târihî bir infak sergisini ziyârete çıkmış bulunmaktayız. Rabbimiz, bu infak sergisinden gereği gibi feyizlenmeyi nasîb eylesin! Buraya kadar sâdece birkaç misâlini verdiğimiz bütün bu feyizli, ulvî ve güzel hizmetler, elbette ki öncelikle onları yerine getirecek fedâkâr ve örnek hizmet insanları sâyesinde gerçekleşebilir. Yâni yapılan bütün güzel hizmet ve faâliyetler, onları deruhte eden kimselerin kalbî durumlarına ve yetişmişlik seviyelerine göre netice verir. Kâbiliyetli, iyi yetişmiş ve kâmil bir insanın eline teslim edilen işler, mükemmel bir şekilde sonuçlanırken; yetişmemiş vasıfsız kimselerin uhdesindekiler de, binbir üzüntü ve “eyvâh” ile neticelenmektedir. Bu gerçeğe binâen eserimize hizmet ve âdâbına dâir bir bölüm daha ilâve ettik. Burada hizmet yolunda önde giden rehber şahsiyetlerin yürütecekleri hizmetlerde gerekli kıvam ve keyfiyete ulaşmaları için zarûrî olan edeb ve ölçüleri ele aldık. On iki madde hâlinde tasnif edilen bu edeb ve ölçüler, hizmet insanı için elzem olan zâhir ve bâtın, ilim ve irfan, akıl ve gönül, dünya ve âhiret gibi maddî ve mânevî sahayı oluşturan iki taraflı olgunluğu ihtivâ etmektedir. Gâyemiz, kulu yücelere ve sonsuz güzelliklere ulaştırmaya namzet olan kimselerin iki kanatlı kuş misâli yetişmiş ve kemâle ermiş seçkin, keyfiyetli ve liyâkatli şahsiyetler olmasıdır... Yâ Rab! Bizlere bu kıvâmı ihsân eyle!.. ________________________________________ Page 3 Bu vesîleyle, bu eserin telifinde emeği geçen M. Akif Günay ve akademisyen kardeşlerimize teşekkür eder, hizmetlerinin bir sadaka-yı câriye olarak Allâh -celle celâlühû- katında makbûliyetini niyâz ederim. Ey mülkün gerçek sâhibi olan Allâh’ım! Sen’in yolunda infak, hizmet, merhamet ve şefkatin bütün tezâhürleri, gönül hayâtımızın tükenmez hazînesi olsun! Âmin! Osman Nûri TOPBAŞ ÜSKÜDAR/2002 ________________________________________ Page 4 ________________________________________ Page 5 ________________________________________ Page 6 ________________________________________ Page 7 VAKIF MEDEN YET M Z Vakıf, Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara merhamet, şefkat ve sevginin bir tezâhürü olan infâkın devamlılık arz ederek müesseseleşmesidir. Bu da bir malın Allâh’a adanmasını, yâni temlik ve temellükten 1 men olunarak, ebediyyen mânevî bir gâye için kullanılmasını ifâde eder. Gâye ise, bütün mahlûkâtın muhtaç olanlarına cömertçe ikramda bulunmak, şefkat ve merhametle yaklaşarak, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanabilmektir. Esâsen malın ve hattâ gerektiğinde canın Allâh -celle celâlühû- yoluna fedâ edilmesi, -îmânın bir kemâl şartı olarak- her müminin uyması gereken îlâhî bir emirdir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Gerçek müminler ancak; Allâh ve Rasûlüne îmân eden ve sonra da şüpheye düşmeyerek mallarıyla ve canlarıyla Allâh yolunda cihad eden kimselerdir. şte (îmânlarında) sâdık olanlar bunlardır.” (el-Hucurât, 15) “O takvâ sâhipleri, kendilerine rızık olarak verdiğimiz her şeyden (Allâh yolunda) infâk ederler.” (el-Bakara, 3) “Allâh, müminlerden cennet mukâbilinde canlarını ve mallarını satın almıştır...” (et-Tevbe, 111) “ nsanlardan öylesi de vardır ki, Allâh’ın rızasını kazanma uğrunda kendisini ve malını fedâ eder...” (el-Bakara, 207) Dünyayı âhirete hazırlık mekânı, âhireti de bu dünyanın devamı kabul eden slâm, bu iki âlem arasında beden-rûh, madde-mânâ bakımından en güzel ve mükemmel dengeyi kurmuş, böylece huzurlu, âhenkli ve müreffeh bir cemiyetin en sağlam zemînini oluşturmuştur. Geniş bir sahaya yayılarak hizmet veren vakıflar, en güzel infak müesseseleridir. Vakıf, yaratılmış her şeye karşı slâm’ın şiârı olan şefkat ve merhametin en mükemmel bir tezâhür şeklidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, olgun bir mümin olarak rızâ-yı ilâhîye vâsıl olabilmemiz için en sevdiğimiz şeylerden infakta bulunmamız emredilmiştir. nsan için dünyaya âit varlıkların değer itibâriyle en yüce ve ehemmiyetli olanı, “can” ve “mal”dır. Cenneti satın alabilmek ve rızâ-yı ilâhîye nâil olabilmek, bunları Allâh yolunda infâk etmekle mümkündür. Bu sebepledir ki, malını ve canını, yâni sâhip olduğu her şeyi Allâh yolunda cömertçe bezleden insanlara “vakıf insan” denilmiştir. Gerçekten bu gibi insanlar, kendilerini bütün imkânlarıyla hayra vakfetmiş olmaktan dolayı böyle yâd edilmeye lâyıktırlar. Cemiyetin huzur ve sükûnunun sağlanmasında bu gibi kimseler son derece ehemmiyetli bir vazife deruhte ederler. Zîrâ, böylelerinin hizmet ve faaliyetleri -umûmiyetle- geçici dünya hayatına münhasır olmayıp, tesis ettikleri müesseseler vasıtasıyla gelecek zamanlara da şâmil bir sûrette devamlılık arz eder. Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar; peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren müminlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân heyecânını dünyanın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır. Zamanımızın ictimâî ve iktisâdî sebeplerle binbir huzursuzluğa sahne olması -biraz da- eski ve zengin vakıfların bir hayli târumâr edilip yok edilmesinden ve yeniden kurulanların da ihtiyaçlar karşısında kifâyetsiz kalmasından ileri gelmektedir. Bu kifâyetsizliğin telâfîsi için, günümüzün varlıklı insanları gayrete gelmelidir. Zîrâ bu husustaki mesûliyet öncelikle onlara râcîdir. Hadîs-i şerîfte buyurulur: “ nsan ölünce, şu üç ameli dışında bütün amellerinin sevâbı kesilir: Sadaka-i câriye, kendisinden istifâde edilen ilim, arkasından duâ eden hayırlı evlâd.” (Müslim, Vasiyye, 14) slâm âlimleri, sadaka-i câriye ile ekseriyetle vakfın kastedildiğini beyân etmişlerdir. Sadaka-i câriye, Allâh rızası için, dâimî sûrette hizmet veren bir eser bırakmaktır. Bazı ırmak ve çeşmeler vardır ki, dünya kurulduğundan beri berrak bir şekilde ve derûnî nağmelerle akmaktadır. Susamış sînelere hayat, elemli yüreklere haz ve ümîd, âşık rûhlara da ilham verircesine serin ve tatlı şırıltılarla kıyâmete kadar da akmaya devam eder. şte Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Allâh yolunda yapılacak bir kısım hayırları da bu ________________________________________ Page 8 akarlara benzetmektedir. Ancak Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in bahsettiği akar, daha başkadır. Zîrâ o, kıyâmete kadar değil, ebediyete kadar akacak bir çeşmedir. Durmadan akan, kula duâ ve ecir getiren bir hayır çeşmesidir. Aktıkça sâhibinin amel defterini ve hayır havuzunu dolduracak, onu ebedî nûra garkedecek bir sebîldir. Yâni sadaka-i câriyedir. Allâh Teâlâ, kâinâtı ve içindekileri insanın emrine âmâde kılarak onu mes’ul tutmuştur. Evlâd, mal, mülk, sıhhat, hepsi bu muhtevâ içinde ona tevdî edilmiş emânetlerdir. nsan bunları titizlikle korumak mecbûriyetindedir. Emânete gereği gibi riâyet edip onun üzerinde asıl sâhibi olan Allâh’ın rızâsı istikâmetinde tasarrufta bulunmak, ilâhî rahmet ve bereketi celbetmenin en mühim vesîlelerindendir. Yûnus Emre’nin: Mal sâhibi, mülk sâhibi, Hani bunun ilk sâhibi? Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan! diyerek çok güzel ve veciz bir şekilde ifâde ettiği gibi mülk, gerçek mânâda Allâh’a âittir. Kula ancak muayyen bir zaman dilimi için tasarruf hakkı verilmiştir. Onun içindir ki, kâmil bir mümin olabilmenin şartlarından biri de “servet bir emânettir” şuuruyla yaşayabilmektir. Bu itibarla servetin, infak ölçülerinin dışında kullanılması, emânete hıyânet sayılır. Bu hıyânetin âhiretteki hesabı ağır olacağı gibi, dünyada da fert ve cemiyet planında nice buhranlara sebebiyet vereceği âşikârdır. Dolayısıyla infak, sermâyenin bir kanser mikrobu gibi cemiyetin sulh ve sükûnunu ihlâl etmemesi ve fertler arasındaki hased ve düşmanlıkların ortadan kalkması için en tesirli bir çâredir. Servet sâhipleri, kendilerinin muzdarip ve muhtaç insanların yerinde olabileceklerini hiçbir zaman hatırlarından çıkarmamalıdırlar. Bu bakımdan, imkân nispetinde infak seferberliğine katılma gayreti içinde bulunmalıdırlar. Zîrâ bu davranış, verdiği nîmetler sebebiyle Allâh Teâlâ’ya karşı fiilî bir şükür ifâdesidir. a Allâh yolunda ve O’nun rızâsı istikâmetinde yapılan hayırların gerçek bereketi, niyet ve ihlâsa göredir. Önemli olan, amellerin ihlâs ve takvâ ile îfâ edilmesidir. Zîrâ Allâh Teâlâ, kendi rızâsı istikâmetinde yapılan en küçük bir hayra bile çok büyük bereketler ihsân eyler. Âyet-i kerîmede buyurulur: “Mallarını Allâh yolunda harcayanların hâli, yedi başak bitiren ve her başağında yüz dâne bulunan bir tek tohumun hâli gibidir. Allâh kime dilerse, ona kat kat verir. Allâh, ihsânı bol olan, hakkıyla bilendir.” (el-Bakara, 261) Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- buyurur: “Kim Allâh rızâsı için bir mescid inşâ ederse, Allâh da onun için cennette bir köşk binâ eder.” (Müslim, Mesâcid, 24) Vakıfların en mühim faydalarından biri de, servet sâhiplerini isrâf ve sefâhate sürüklenmekten alıkoymasıdır. Vakıf tesisindeki esas gâye, Allâh’ın yüce rızâsına nâil olup âhiret selâmetine ermektir. Tâ başlangıcından beri vakıflar, bu minvâl üzere kurulmuş ve aynı şekilde devam etmiştir. Öyle ki bu gâye, «et-takarrub ilâllâh» (Allâh’a yakınlık vesîlesi) şeklinde vecîzeleştirilmiş ve vakfın sıhhat şartlarından biri olarak kabul edilmiştir. Bu itibarla vakıf husûsunda derin bir hassâsiyete bürünmek ve bu ilâhî emânete diğerlerinden daha çok riâyet etmek zarûrîdir. Târih boyunca bu konu üzerinde titizlikle durulmuş ve bu emânetin ihlâl edildiği zamanlarda da acı akıbetlere dûçâr olunmuştur. Nitekim Sâlih -aleyhisselâm-’a mûcize olarak verilen deve, kimseye âit olmayıp Allâh Teâlâ’nın peygamberi vasıtasıyla insanların istifâdesine sunduğu bir emânetti ve bir nevî vakıf malıydı. Sütü, bir sebîl gibiydi. Sâhibi de Cenâb-ı Hak’tı. Fakat azgın kavim, deveyi öldürerek bu emânete ihânet ettiler. Neticede helâke dûçâr oldular. Halk ağzında kıssa olarak anlatılagelen Süleymân -aleyhisselâm- ile serçe kuşu arasındaki şu hâdise de çok ibretlidir: Birgün Süleymân -aleyhisselâm-, serçe kuşunu azarlamıştı. Bunun üzerine serçe, Süleymân -aleyhisselâm-’ı tehdid ederek: “–Senin saltanatını mahvederim!” dedi. Süleymân -aleyhisselâm-: “–Senin cüssen ne ki, benim saltanatımı mahvedeceğini söylüyorsun!..” dedi. O küçük kuş şöyle cevap verdi: ________________________________________ Page 9 “–Kanatlarımı ıslatır ve bir vakıf toprağına sürerim. Sonra da kanatlarıma bulaşan bu toprağı sarayının damına taşırım. Böylece benim taşıdığım o vakıf toprağı, senin sarayını çökertmeye yeter!..” Kıssadan hisse olarak bu hâdise, vakıf mallarına karşı ne kadar hassas ve dikkatli davranmak gerektiğini göstermektedir. Nitekim büyüklerimiz; «Vav’lardan (yâni vallâhi diyerek lüzumsuz yere yemin etmekten, mesûliyet şuur ve hassâsiyeti taşımayan bir vâli olmaktan, hakkını îfâ edemeyen bir vâsî olmaktan ve gâyesine uygun sarf edilmediğinde ağır bir vebâli gerektiren vakıf malından) kaçının; mesûliyetinden korkun!..» buyurmuşlardır. Ancak bu ifâdedeki mânâyı yanlış anlamamak gerekir. Meselâ gereğini îfâ edebilecek imkân ve liyâkat sâhibi kimselerin vakıf hizmetlerinden uzak kalmaları, büyük bir vebâldir. Burada korkmaktan maksad, bu müesseselerden istifâde edenlerin haklarının dikkatli tevzî edilmesi ve vakıf mallarının liyâkatle korunmasıdır. Çünkü vakıf, mülkiyeti Allâh Teâlâ’ya, faydası ümmetin muhtaçlarına âit olan menkul veya gayr-i menkullerdir. Yâni vakfedilen mal, sâhibinin mülkiyetinden çıkar, satılmaz, bağışlanmaz ve vâris olunmaz. Bunların maksadına uygun kullanılmaları husûsundaki ciddiyetin dâimâ hatırda tutulması için, umûmiyetle vakıfnâmelerin başında veya sonunda hem hayır duâ, hem de bedduâlar bulunur. Hayır duâ, vakfa hizmette kusur etmeyenler içindir. Bedduâ ise, vakfiyede belirtilen hizmeti yerine getirmeyen, yâni vakfa kötülüğü ve zararı dokunan kimseleredir. Böyle kimseler için ekseriyetle şu bedduâ cümleleri kullanılır: “Her kim bu vakfın şartlarını bozar veya değiştirirse, Allâh’ın, peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlûkâtın lâneti onun üzerine olsun!..” Nitekim Fâtih Sultan Mehmed Han da, Ayasofya vakfiyesinde bu bedduâyı aynen zikretmiştir. Vakıfnâmelerde bulunan bu nevî bedduâlar, mânevî bir tehdittir. Çünkü ebedî istikbâl endişesi taşıyan gerçek müminler, âhiretteki hesâbın azâb ile neticelenmesinden korkarak, böyle bir bedduâya mâruz kalmak istemezler ve dâimî bir hassâsiyet içinde hareket ederler. Vakfın idâresi ve korunması husûsundaki hassâsiyet, slâm’da o derecede ehemmiyet kazanmıştır ki, « ppQÉs°ûdG u¢ünænc p∞pbGnƒrdG o•rôn°T » yâni “Bir malı vakfedenin koyduğu şart, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu hüküm gibidir.” sözü bir düstûr olmuştur. Nasıl ki bir âyetin değiştirilmesi düşünülemezse, aynen onun gibi vakfedenin şartlarının değiştirilmesi de düşünülemez. Asırlar önce yapılmış vakıfların pek çoğunun mâhiyet değişikliğine uğramadan bize kadar intikal etmeleri, hep bu temel kâideye riâyet bereketiyledir. a Vakıf, târihte ilk önce herkesin birlikte ibâdet ettiği mekânlarda başlamış, sonradan birçok ictimâî sahayı içine alarak genişlemiştir: Rivâyete göre Hazret-i brâhim -aleyhisselâm-, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın Cenâb-ı Hakk’ı huşû içinde üç kere zikretmesi karşısında vecde gelir ve bütün sürülerini ona hibe eder. Onun melek olduğunu söyleyip almaması üzerine sürülerini satar ve geniş bir arâzi alarak müslümanların istifâdesine sunar. Böylece vakıf, brâhim -aleyhisselâm- ile başlamış olur. 2 Âlemlere rahmet ve üsve-i hasene (örnek şahsiyet) olarak gönderilen Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin!” (Tirmizi, Birr, 16) buyurmuş ve vakfın fiilî nümûnelerini de kendi hayatında sergilemiştir. Mâlum olduğu üzere O, her sahada ümmetine mükemmel bir örnektir. Nitekim, Medine-i Münevvere’de sâhibi bulunduğu yedi hurma bahçesini, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından kendi hissesine düşeni Allâh yolunda vakfetmiştir. Bunu gören ashâb-ı güzîn de, ellerindeki imkânlardan pek çok kıymetli gelir getiren emlâki, aynı şekilde vakfetmişlerdir. Öyle ki Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh-: “Muhacir ve ensardan imkân sâhibi olup da vakfı bulunmayan bir tek kişi bilmiyorum.” ( bnü Kudâme, el-Muğnî, V, 598) demiştir. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Hayber’de ganîmetten payına düşen güzel bir hurmalık arâziye sâhip olmuştu. Rüyâsında üç gün üst üste bu arâziyi infâk etmesi kendisine işâret edildi. O da, Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek: “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Şimdiye kadar sâhip olmadığım kıymette bir hurmalığa mâlikim. Bu hususta ne buyurursanız, öyle yapacağım.” dedi. Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “–Dilersen bu hurmalığın mülkünü Allâh için tasadduk et (vakfet)! Artık o alınıp satılmaz, hibe edilmez ve ona vâris olunmaz. Onun mahsûlü yalnız infâk edilir.” buyurdular. ________________________________________ Page 10 Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, mâliki olduğu bu hurmalığı vakfetti. Allâh yolunda gazâ ve cihâd edenler, esâretten kurtulmak isteyen köleler, misâfirler vb. nice ihtiyaç sâhipleri, bu bahçeden istifâde etti. 3 Allâh yoluna infakta, sevilen şeylerden ve gönülden verme husûsu çok mühimdir. Birgün ashâb-ı kirâm, Mescid-i Nebevî’de toplanmış, Rasûlullâh’ın feyizli sohbetini dinlemekteydiler. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir ara şu âyet-i kerîmeyi tilâvet buyurdular: “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ “birr”e (yâni hayrın kemâline) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.” (Âl-i mrân, 92) Derin bir vecd hâlinde Rasûlullâh’ı dinleyen ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîmeyi de kendi iç dünyalarının derinliklerinde hissedebilmenin ve bu ilâhî dâvetin muhtevâsından hareketle, ellerinde ne varsa hepsini infâk edebilmenin muhâsebesine dalmışlardı. Bu mübârek sahâbîlerden biri de Ebû Talha -radıyallâhu anh- idi. Onun Mescid-i Saâdet’e yakın, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı pek severdi. Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’i sık sık dâvet edip ikramlarda bulunarak da bahçesini bereketlendirirdi. Ebû Talha -radıyallâhu anh-, bu âyet-i kerîmenin tesiriyle, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek şöyle dedi: “–Yâ Rasûlallâh! Cenâb-ı Hak kitabında: “Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ “birr”e eremezsiniz!..” (Âl-i mrân, 92) buyuruyor. Şüphesiz servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olanı Beyruhâ diye bilinen bahçemdir. Şu andan itibâren onu Allâh ve Rasûlü’ne bırakıyorum. Umarım ki bu sâyede Rabbim beni birre (hayrın kemâline) ulaştırır ve onu bana âhiret azığı eyler. Yâ Rasûlallâh, artık bu bahçede Allâh’ın sana gösterdiği istikâmette tasarruf et.” 4 Rivâyetlere göre bu sözlerinin ardından Ebû Talha -radıyallâhu anh-, bu güzel kararını derhal tatbik etmek için bahçeye gitti. Bahçeye vardığında hanımını bir ağacın gölgesinde otururken buldu. Ebû Talha bahçeye girmedi. Hanımı sordu: “–Yâ Ebâ Talha! Dışarıda ne bekliyorsun? çeri girsen ya!” Ebû Talha: “–Ben içeri giremem, sen de eşyanı toplayıp çıkıver.” dedi. Beklemediği bu cevâb üzerine hanımı şaşkınlıkla sordu: “–Neden yâ Ebâ Talha! Bu bahçe bizim değil mi?” Ebû Talha: “–Hayır, artık bu bahçe Medîne fukarâsınındır.” diyerek âyet-i kerîmenin müjdesini ve yaptığı fazîletli infâkı sevinç ve neşe içinde anlattı. Hanımının: “–Bahçeyi ikimiz nâmına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın?” suâline de: “– kimiz nâmına.” diye cevap veren Ebû Talha, bu sefer hanımından huzur içinde şu sözleri dinledi: “–Allâh senden râzı olsun Ebû Talha! Etrafımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim. Allâh hayrımızı kabul buyursun. şte ben de bahçeyi terk edip geliyorum!” Ebû Talha’ya bu fedâkârlığı yaptıran ahlâk-ı hamîdenin ruhlarda kökleşmesi hâlinde ortaya çıkacak güzelliğin, insanlık sathında revaç bulmasıyla yeryüzünde nasıl bir asr-ı saâdet iklîminin oluşacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. a Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve onun seçkin sahabîlerinin yürüdüğü yolu tâkib etmekte büyük bir dirâyet ve hassâsiyet göstermiş olan Osmanlılar, kendi dönemlerine gelinceye kadar belli bir ölçüde devam etmiş olan vakıf tesis etme fazîletinde zirveye ulaşmışlardır. Gerçekten vakıflar, gerek kemiyet ve gerekse keyfiyet itibâriyle en büyük gelişmeyi Osmanlı devrinde göstermiştir. Osmanlılarda vakıf, millet sâyesinde kazanılan serveti, tekrar o toplumun istifâde ve hizmetine sunan bir vefâ müessesesi olarak ortaya çıkmıştır. Bunlar, meşrû yollardan edinilmiş mâlî imkânları, kendisi ve ________________________________________ Page 11 ailesine tahsis etmekten ziyâde, umûmun istifâdesine sunmak ve bu sûretle Allâh’ın rızâsını kazanma gâyesiyle vücud bulmuş müesseselerdir. Bu hususta o denli mesâfe alınmıştır ki, sadece insanların ihtiyaçlarını dikkate almakla yetinilmemiş, vakıf müessesesinde kökleşen slâmî muhabbet ve şefkat, hayvanları ve bitkileri bile şümûlüne almıştır. Derûnî ve yüce hislerle slâm’ı en güzel bir şekilde anlayıp yaşayan bu aziz millet, müslüman yüreğindeki engin şefkat ve merhameti bütün cihâna böylece sergilemiştir. Onlar, binlerce vakıf vâsıtasıyla toplumu bir ağ gibi örmüş ve âdetâ sarılmadık yara bırakmamışlardır. Osmanlılar, hadîs-i şerîfte buyurulan: “ nsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olandır.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, II, 8) beyânını kendilerine düstûr edinerek vakıf yoluyla sayısız muazzam ve kalıcı eserler vücûda getirmişlerdir. Osmanlı’da kurulan vakıfların hizmet ve faâliyetleri, zengin bir muhtevâya sâhipti. Bunların, topluma faydalı olmak maksadıyla zaman, zemin, yöre ve temâyüllere göre çeşitlilik göstermesi, sistemin statik ve durağan değil, dinamik bir yapıya sâhip olduğunun açık bir ifâdesidir. a Osmanlı’da kurulan vakıfların çeşitlerini ve hizmet sahalarını tam olarak tespit ve tâdâd etmek mümkün değilse de, bunların şümûlü hakkında bir fikir sâhibi olabilmek için birkaç ehemmiyetli misâli şöyle sıralayabiliriz: -Câmî, mescid, tekke, zâviye ve türbelerin inşâ ve bakımı, -Medrese, dâru’l-huffâz, dâru’l-hadîs vb. ilim müesseleri, - mârethâneler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar ve dâru’ş-şifâ hizmetleri, -Namazgâh, kütüphâne ve misâfirhâneler, -Kuyular, su yolları, su kemerleri, çeşme ve sebiller, -Aşevleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları; -Esir ve köle âzâd etmek, -Fakirlere yakacak temin etmek, -Efendileri tarafından azarlanmaması için, hizmetçilerin kırdıkları kâse ve kapların yerine yenilerini almak, -Yetim kızlara çeyiz hazırlamak, -Borçluların borçlarını ödemek, -Dul kadınlara ve muhtaçlara yardım etmek, -Mektep çocuklarına gıdâ ve giyecek yardımı yapmak, -Fakir ve kimsesizlerin cenâzesini kaldırmak, -Bayramlarda çocukları ve kimsesizleri sevindirmek, -Yaşlı ve kimsesiz hanımları korumak. Bunlara ilâveten akla gelebilecek her sahada vakıf tesis eden Osmanlılar, kendi medeniyetlerini âdetâ bir “vakıf medeniyeti” telâkkî ettirecek ölçüde hayır ve hasenât zenginliği ortaya koymuşlardır. Gerçekten vakıflar, Osmanlı Medeniyeti’nin bir alâmet-i fârikası sayılabilir. Ecdâdımızın dînî hassâsiyetini belirtmeye vesîle olduğu için bir noktayı önemine binâen açıklamak isteriz. Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’ye âit olmak üzere binlerce vakıf kurulmuştur ki, bunlara umûmî bir isimle “Harameyn vakıfları” adı verilir. O mübârek topraklarda ictimâî sulh, sükûn ve refâhı sağlamak için bu nevi vakıflara, orta Avrupa’dan Yemen’e kadar her tarafta rastlanmaktaydı ve bunlar için ayrı bir idâre kurulmuştu. Bu vakıf gelirlerine ilâveten hemen her pâdişâh, stanbul’da dokunan Kâbe örtüsünün gönderilişi sırasında hem Harameyn ve hem de mücâviri olan ahâlî için çeşitli hediye ve ihsânlarda bulunurdu. “Surre alayı” 5 denilen bu an’ane, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir. Bu hediyeler zamanla Harameyn dâhilinde büyük bir yekûn teşkil etmiştir. Nitekim I. Cihan Harbi sırasında Şerif Hüseyin ve avenesi ngiliz tahriklerine kapılmış ve Osmanlı’ya isyân etmişti. Bu isyâna karşı Medîne müdâfaasını gerçekleştiren Fahreddin Paşa, Medîne hareminde mevcut bu kıymetli eşyaların yağmalanmasını önlemek maksadıyla, onları sandıklara yerleştirerek ________________________________________ Page 12 stanbul’a göndermişti. Bunların 300’den fazla sandık teşkil etmesi, sadece Medine haremine gönderilen Osmanlı hediyelerinin azameti hakkında bir fikir vermeye kâfîdir. Başta Osmanlı pâdişahları olmak üzere, pek çok devlet adamlarının ve diğer hayırsever zenginlerin o mübârek ve mukaddes beldelere tahsîs ettikleri vakıflar sâyesinde oralarda yürütülen hizmetler, bütün ehl-i slâm’ın takdir ve şükrânını kazanmıştır. a Diğer taraftan yaşlı ve kimsesiz hanımları korumak için kurulan vakıflar da câlib-i dikkattir. Bunlar, doğrudan yardım yaparak bu ihtiyar hanımların onur ve haysiyetlerini zedelememek için, onlara temizlenmiş, yıkanmış ve taranmış yün temin eder ve o ihtiyarlar da bunları eğirip iplik hâline getirirlerdi. Onların âhir ömürlerini huzur içinde geçirebilmeleri için bu emeklerinin mukâbilinde onlara dolgun ücretler veren vakıf yetkilileri, bu hizmetleriyle kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışan bu ihtiyarların, emekleriyle geçinmesine yardımcı olurlardı. Osmanlı’da vakıf duyarlılığı o kadar zirveleşmişti ki, bunlar yukarıda da temas etmiş olduğumuz gibi sadece insanları değil, hayvanları, hattâ bitkileri bile şümûlüne alan bir genişlik kazanmıştı. Hakîkaten Osmanlılarda yaralı kuşlara, hasta hayvanlara ve göç edememiş olan leyleklere bakmak için tedâvi merkezleri kurulmuş ve bunların masrafları bu maksatla kurulan vakıflarca karşılanmıştır. Bununla alâkalı olarak Osmanlı topraklarında geçirdiği zaman zarfında gördükleri karşısında hayretler içinde kalan Fransız Comte de Bonneval, şaşkınlık içinde: “Osmanlı ülkesinde verimsiz ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere her gün sulanmaları için işçilere para vakfedecek kadar çılgın Türkler bile görmek mümkündür.” demiştir. Vakıf tesisi, mânevî bir olgunluk tezâhürü olduğundan bu faaliyet, mürşid-i kâmillerin irşad ve rûhâniyetinden istifâde eden topluluklarda çok daha geniş bir sûrette gerçekleşmiştir. Çünkü diğergâmlık, cömertlik, ihlâs ve samîmiyet -kâmil mânâsıyla- rûhî olgunlaşmanın bir netîcesidir. Osmanlı ictimâî hayatında tekkeler birer mânevî terbiye merkezi olarak oldukça yaygın bir müessese idi. Buralar, halkın “şifâhî kültür”ü aldığı ve ahlâkî olgunluk kazandığı birer merkez durumundaydı. O kaynaktan fışkıran mânevî feyz de, vakıf tesisini ve ictimâî dayanışma ve yardımlaşmayı had safhaya ulaştıran ciddî bir müessirdi. Esâsen bu müesseselerin kendileri vakıf olduğu gibi, oralarda mânevî terbiye alan pek çok kimsenin de, “vakıf insan” vasfını kazanarak başka yerlerde birçok vakıf tesis ettikleri, târihin sayısız şehâdetiyle sâbittir. O derecede ki, bu feyizli hayır faâliyetlerinin neticesi olan müesseselerin pek çoğu, bunca ihmâle rağmen hâlâ varlığını sürdürmekte ve bugünkü cemiyetin yaralarını sarmakta da en esaslı müessirlerden biri olarak devam etmektedir. Hakîkaten câmiler, çeşmeler, askerî kışlalar, hastahâneler, hattâ içtiğimiz sular ve daha isimlerini sayamadığımız nice hayır hizmetleri, onlardan bugüne kalan muazzez emânet ve hâtıralardır. Osmanlı’da padişahtan halka kadar hemen herkes vakıf şuur ve hassâsiyetine sâhipti. Topluma mânen yol gösteren mürşid-i kâmiller de insanları her fırsatta bu hayra teşvik ediyorlardı. Meselâ Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, III. Murad’a yazdığı bir mektupta: “Sultânım! Deden Kânûnî Sultan Süleyman nasıl Istırancalar’dan su getirip stanbul halkını suya kavuşturdu ise, sen de Bolu ormanlarından odun getirip bu kış stanbul halkına tevzî et (dağıt)!” tavsiyesinde bulunmuştur. Dünya coğrafyasının büyük bir kısmına hâkim olan ve târihî hâdiseleri istediği mecrâdan akıtan Osmanlılar, cemiyetlerindeki huzur ve sükûnun te’mînini büyük ölçüde vakıflarla sağlamışlar, zengin-fakir, güçlü-güçsüz hemen herkesi rûhânî bir kardeşlik heyecanı içinde yaşatmışlardır. Öyle ki Osmanlı toplumu, bu zengin vakıf kültürü sâyesinde, bugünkü medenî milletlerin emeli olan “sosyal adâlet”in daha o zaman zirvesine çıkmıştır. Bundan dolayıdır ki, Osmanlı edebiyatında yıkılış dönemine kadar “roman” mevcut olmamıştır. Merhum Cemil Meriç, romanın bizdeki zuhûrunun gecikmesini: «–Osmanlı hayatında dram yoktu ki, roman olacaktı!» ifâdesi ile güzel bir şekilde açıklamaktadır. Merhamet, hristiyanlıkta şiâr ittihâz edilmiş olmasına rağmen, birer şefkat ve merhamet müessesesi olan vakıflar, batıda bizdeki gibi yaygın değildir. Mevcut olanların pek çoğunun da Osmanlı’da büyükelçilik yapmış olan batılı diplomatların telkin ve tesirleriyle vücud bulmuş olduklarını, bu elçilerin hâtıratları açıkça ortaya koymaktadır. Meşhur Fransız büyükelçisi Busberg’in hâtıraları bu nevi îtirafları ihtivâ eden eserlere tipik bir örnektir. Osmanlı’da vakıflar aracılığıyla yapılan hayır hizmetlerinin tatbikâtında riâyet edilen en mühim hususlardan biri de, yardım eden ve edilenin birbirlerini tanımamalarıdır. Bu sâyede hayır sâhipleri riyâ illetinden kurtulup daha makbûl olan ________________________________________ Page 13 gıyâbî duâlardan da hissedâr olmuşlardır. Ayrıca bu yardım, mescidler ve tekkeler vâsıtası ile tevzî edildiğinden, halkın inanç dünyasının güçlenmesine de vesîle olmuştur. Bu hassâsiyetin en güzel tezâhürlerinden birini, Fâtih Sultan Mehmed Hazretleri’nin vakfiyesindeki şu satırlarda görmekteyiz: “Ben ki stanbul fâtihi abd-i âciz Fâtih Sultan Mehmed, bizâtihî alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım stanbul’un Taşlık mevkîinde kâin ve mâlûmu’l-hudûd olan 136 bab dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakf-ı sahîh eylerim. Şöyle ki: Bu gayr-i menkûlâtımdan elde olunacak nemâlarla, stanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ki, ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsınlar. Ayrıca 10 cerrah, 10 tabib ve 3 de yara sarıcı tâyin ve nasbeyledim. Bunlar, ayın belli günlerinde stanbul’a çıkalar, bilâ-istisnâ her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifâsı, şifâyâb olalar. Değilse, kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Dâru’l-Aceze’ye kaldırarak orada salâh bulduralar! Maâzallâh herhangi bir gıdâ maddesi buhrânı da vâkî olabilir. Böyle bir hâl karşısında bırakmış olduğum 100 silâh, ehl- i erbâba verile! Bunlar ki vahşî hayvanların yumurta veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara (sık ormanlı dağlara) çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdâsız bırakmayalar. Ayrıca külliyemde binâ ve inşâ eylediğim imârethânede, şehîdlerin âileleri ve Medîne-i stanbul fukarâsı yemek yiyeler! Ancak yemek yemeye veya almaya bizâtihî kendileri gelmeyip yemekleri havanın loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine kadar götürüle!..” Görüldüğü gibi Fâtih, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edeb ölçüleri ile kâideler koyuyor. Zamanında çok nâdir olan «yere tükürmek» gibi hoş olmayan fiillere karşı bile tedbir alıyor. Hastaların av etiyle beslenip sıhhat bulmalarını emrederken, diğer taraftan da tabiattaki “ekolojik denge”yi muhâfaza için avlanmayı, yumurta ve yavru mevsiminde yasaklıyor. Ümmete olan şefkat ve merhametinin yanında, hayvanların da hukûkunu koruyor. Bugün dünyanın geleceğini karartan “çevre kirlenmesi” ve “ekolojik denge bozukluğu”na karşı beş yüz küsur yıl evvel tedbir alınması, günümüz insanı için bir ibret tablosudur. Şehid âilelerine kapalı kaplar içinde ve karanlıkta yemek dağıtılması, onların izzet ve haysiyetlerini koruma husûsunda kâbına varılmaz bir vefâ örneğidir. Gelecek nesillere de müstesnâ bir nezâket ve edeb tâlimidir. Bu vesîleyle şunu ifâde etmeliyiz ki, slâm’ın güzel bir sûrette anlaşılıp tatbik edildiği Osmanlı cemiyetinde, insanların olgunluğunu ve birbirlerine hayal ötesi bir merhamet ve tesânüd (dayanışma) hissiyle nasıl kenetlendiklerini anlayabilmek için, vakfiyelerin muhtevâlarına gözatmak bile kâfîdir. Onların derin düşünce ve hassâsiyetlerinin meşheri olan vakfiye muhtevâları ve buna dâir tatbikât, medeniyetimizin yüzakı olan keyfiyetleridir. Düşününüz ki, bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine kırmızı bir çiçek konur, satıcılar ve hattâ mahallenin çocukları bile oradan sükûnetle geçmek gerektiğine bu sûretle muttalî olur ve hastayı rahatsız edecek davranışlardan kaçınırlardı. Böyle olgunluk ve hassâsiyet misâllerini uzun uzadıya saymak, kitabımızın sınırlarını zorlayacağından bu kadarla iktifâ ediyoruz. Osmanlı Devleti’nde kurulan vakıfların gerçek adedini tespit edebilmek çok zordur. Ancak bunların 26.300 kadarı tespit edilebilmiştir ki, bu sayı da ecdâdımızdaki diğergâmlığın şümûlünü göstermesi bakımından hayli ibretlidir. 6 Vakıfların îfâ ettiği vazîfe, devletlerin sarsılıp dış ve iç meselelerle zayıf düştüğü dönemlerde daha büyük bir ehemmiyet arz eder. 93 Harbi (1877-78 Türk-Rus harbi) neticesinde Rumeli’de büyük ölçüde toprak kaybetmemiz üzerine stanbul’a akın eden yüzbinlerce perişan göçmen kafilelerinin yaralarını sarma husûsunda, devletten ziyâde vakıflar rol oynamıştır. Onların yeme-içme ve barınma gibi ihtiyaçları uzun zaman vakıflar sâyesinde temin olunmuştur. Aynı hizmetler, Balkan Harbinden ve I. Cihan Harbi esnâsındaki karışıklık ve sefâletten sonra da görülmüştür. O derecede ki; yerinden yurdundan olmuş milyonlarca insan, hayatlarını zengin Osmanlı vakıfları sâyesinde devam ettirebilmişlerdir. Bunun en yeni misâli ise, 17 Ağustos 1999’daki büyük Marmara depremidir. Burada da vakıflar şayân-ı şükran hizmetler îfâ etmişlerdir ki, bunlara dâir müşâhedelerin hâtıraları, milletin hafızasında henüz dipdiri durmaktadır. Ancak vakıflar böyle umûmî buhranlar için değil, daha ziyâde, ihtiyaçlarını gidermekte âciz kalan kimseler için tesis olunur. Bu keyfiyet devlet ve milletin en kuvvetli olduğu zamanlarda bile cârîdir. ________________________________________ Page 14 Hakîkaten devletin vazifesini lâyıkıyla yaptığı ve milletin refah ve saâdet içinde yüzdüğü devirlerde bile ihtiyaçlarını karşılamaktan âciz kalan kimselerin dâimâ mevcut olabileceği ve böylelerinin o şartlarda da himâye edilmeleri gereği inkâr olunamaz. Osmanlı devletinin zirvede bulunduğu bir zamanda sadrâzamlık yapan ve Sırp kökenli olmasına rağmen, samîmî bir mümin ve başarılı bir devlet adamı olan Sokullu Mehmed Paşa’nın vakıf tesis etmekteki hassâsiyeti, buna misâl gösterilebilir. Gerçekten o büyük insan, câmi, medrese, çeşme vb. hayır eserleri vücûda getirmiş ve bunları vakıf sûretinde ebedîleştirmiştir. 7 Onun bir vakfiyesine atfen Evliyâ Çelebi’nin verdiği şu mâlumat ne kadar ibretlidir: “...Eğer gece yarısı taşradan misâfir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikrâm edeler. Fakat cihan yıkılsa hiçbir kimseyi yola revân olmak üzere dışarı bırakmayalar, mutlaka gecelik istirahatini sağlayalar. Sabahleyin ayrılma vakti geldiğinde de hancılar tellâllar gibi: «–Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?» diye nidâda bulunalar. Misâfirler hep birden: «–Tamamdır. Allâh Teâlâ, hayır sâhibine rahmet eyleye!» dediklerinde, kapıcılar şafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak: «–Dikkat edin! Dalgın gitmeyin! Tanımadığınız kimseleri arkadaş edinmeyin! Yürüyün, Allâh kolay getire!..» diye duâ ve nasîhat ile uğurlayalar.” Nakîbü’l-Eşrâf 8 Esad Efendi’nin vakfiyesinden alınmış şu satırlar da, bir müminin rûhî derinliğini göstermektedir: “...Herkesin gözü önünde olmayan izbelerde yaşayan, son derece yaşlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iş yapmaya kudreti olmayan âcizlere odun, kömür ve diğer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!..” a Taassup bilmeyen insaniyetperver atalarımızın ırk ve mezhep farklarına bakmayarak bütün insanlar için tesis ettikleri hayır ve hasenât müesseseleri, Hristiyan-Garb’ın yalnız tarafsız müelliflerini değil, muhtelif sebeplerle Türkler’e menfî bir şartlanma ile bakan seyyahlarını ve araştırmacılarını bile asırlar boyunca hayretler içinde bırakmıştır. Nitekim smail Hâmi Danişmend “Eski Türk Seciye ve Ahlâkı” adlı eserinde konuyla ilgili sayısız örneklere yer vermiştir. Bunlardan bir kısmını aşağıya alıyoruz. Meşhur seyyah Du Loir, Paris’te neşrolunan seyahatnâmesinde şöyle der: “Türk örf ve adetlerinin son husûsiyetlerini de size şöylece hülâsa edeyim: Onların hayır ve hasenâtı yalnız insanlara değil, hayvanlara bile şâmildir. Bütün Osmanlı ülkesinde “imâret” denilen misafirhâneler vardır. Buralarda vakfedenin koyduğu şart gereğince, hangi dîne mensub olursa olsun, bütün fakirlere ihtiyaçları nispetinde yardım edilir. Bütün yolcular, imârethânelerde üç gün kalabilir ve kaldıkları müddetçe her öğünde birer tabak pilavla ağırlanırlar. Şehirlerde yol kenarlarında bu imâretlerden başka her türlü şahsa kapıları dâimâ açık duran ve “kervansaray” denilen umûmî binalar da vardır. Bazı Türkler de hayrat olarak yol boylarında yolcuları susuzluktan kurtarmak için çeşmeler yaptırırlar. Bazıları da şehirlerde sokaklardan gelip geçenler için sebiller inşâ ettirirler. Buralarda tıpkı resmî dâirelerde olduğu gibi aylıklı memurlar vardır; vazifeleri isteyenlere su vermektir. Zenginler, hapishaneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlar. Zarûretlerini söylemekten utanan fakirlerin ihtiyaçlarını, misli görülmemiş bir hassâsiyet ve gizlilik içerisinde araştırıp onlara yardım ederler.” De la Motraye de şöyle der: “Osmanlı ülkesinde birisinin evi yanıp bütün aile efrâdının dünyalık nâmına nesi varsa hepsi kül olup gitse bile, diğer toplumlarda görülen kadın hıçkırıkları ve çocuk ağlamaları onlarda görülmez. Bütün servetleri böyle yok olmuş kimselerde Allâh’ın takdîrine karşı tam bir tevekkül ve teslîmiyet görülür. Hayırsever ahâli, derhal evin yeniden inşâ edilip döşenmesine kâfî gelecek miktarda ve hattâ bazen lüzûmundan fazla yardımda bulunur.” Corneille Le Bruyn ise müşâhedelerini şöyle dile getirir: “Türklerin hayrât ve hasenâta çok düşkün olduklarını ve hattâ Hristiyanlardan daha fazla hayrât vücûda getirdiklerini inkâra imkân yoktur. Osmanlı toplumunda pek az dilenciye tesâdüf edilmesinin başlıca sebeplerinden biri de işte budur. ________________________________________ Page 15 ...Fukarâya keselerinden yardım edemeyecek vaziyette bulunan Türkler, ellerinden gelen yardımı doğrudan doğruya bedenen çalışarak yapmaktadırlar. Ana yollar aşınıp bozuldukça tamir ederler, yol boylarında muntazam fâsılalarla sıralanan su haznelerini doldururlar, etrafı istilâ eden nehirlerle sellerin civarında durup yolculara geçebilecekleri geçit noktalarını gösterirler ve bu kabilden birçok hayır işleri yaparlar. Bütün bunlardan hiçbir karşılık beklemezler. Hattâ birkaç akçe teklif edilecek olsa bile reddederler ve bunu Allâh rızâsı için yaptıklarını söylerler.” Mouradgea d’Ohsson’un şu tespitleri de dikkat çekicidir: “Milletin her tabakasında ana-baba ve akrabalar, çocuklarına örnek olup daha küçük yaşlarından itibâren onları hayır işlerine alıştırırlar. Hayır ve hasenât denilen ve insanın şahsiyetini yücelten bu faziletler sâyesinde, kişide bencillik, cimrilik ve tamahkârlık gibi menfî duygular körelir. Buna karşılık insanlara yardım hissi onların gönüllerinde yerleşir. Bu sâyede artık bu nevi hayır işleri müslümanlara hiç ağır gelmem.
__________________
Başkasının keyfine göre yaşamak sefalettir! |
|
|
|
| Sponsor Linkler | |
|
|
|
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) |
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| İslamiyet Öncesi Türk Sanatı | bozkurt | Sanat | 0 | 27-01-2008 14:15 |
| hayvan olmak isteseydiniz hangi hayvan olurdunuz ve neden? | metal_rock | Hayvanlar Alemi | 8 | 04-01-2008 22:37 |
| İslamiyet Öncesi Ve İslamiyet Sonrası Türk Destanları | DeSTRoY | Edebiyat | 0 | 28-02-2007 20:16 |
| Hayvan Hakları Bildirgesi | Shadow | Hayvanlar Alemi | 1 | 25-01-2007 10:51 |
| İslamiyet Öncesi Türk Tarihi | KöTü KeDi ŞeRaFeTTiN | Genel Türk Tarihi | 1 | 30-12-2006 03:57 |
Gizlilik Politikası | KooLpa üyeleri onay gerektirmeksizin mesaj yazabilmektedir. KooLpa' da yasalara aykırı unsurlar bulursanız buraya yazınız. En kısa zamanda gereği yapılacaktır.