KooLpa Kültür / Sanat Katagorisinde ve Edebiyat Forumunda Bulunan roman özetleri Konusunu Görüntülemektesiniz.=>araba sevdas ı (roman özetinin incelenmesi) A) Dış Yapı İncelemesi: Eserin adı: Araba sevdası Yazarı: Recaizade Mahmut Ekrem Basım yeri ...
|
|||||||
| Üye ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
#1 (permalink) |
|
KooooLpa
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 1,090
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
araba sevdası (roman özetinin incelenmesi) A) Dış Yapı İncelemesi: Eserin adı: Araba sevdası Yazarı: Recaizade Mahmut Ekrem Basım yeri ve tarihi: Bindirdirek mahallesi Peykhane sokak Üstündal apartmanı Nu:14/4 Çemberlitaş/İST 2001 Kaçıncı baskı olduğu: 7 B) İç Yapı İncelemesi: Konu yönünden: Eserde hangi konu işlenmiştir? Bir sokak kadını uğruna bütün varlığını düşünmeden , sorumsuzca harcayan ve nihayet düştüğünü farkettiğinde ise çok geç kaldığını gören Bihruz Bey’in kişiliğinde dönemin traji komik durumu ele alınmaktadır. Yazarın konuya bakış açıları nelerdir? Yazar , kendi öz değer yargılarından koparak , bilinçsiz bir şekilde batılılaşmaya çalışan dejenere olmuş bir toplumu ve bu toplumun düştüğü traji komik durumu , romanın kahramanı Bihruz Bey’in kişiliğinde eleştirel bir biçimde işleyerek ele almıştır. Eserin ana olayı nedir? Araba Sevdası romanı realizmin etkisiyle yazılması ve batı hayranlığı yolunda düşülen garip durumları eleştirmesidir. Yazar nasıl bir ana düşünceye ulaşmaktadır? Yazar oldukça zengin ve beyinsiz bir delikanlının geçirdiği bir aşk macerası günün terbiye olayları , özel ders veren yabancılar alafrangalık merakı gibi devrin toplumsal dertlerini toplar.Yalnız kitabın bir kusuru vardır ; o da Recaizade Mahmut Ekrem Bey’in hiç yapamayacağı işe, hiciv ve mizaha merak etmesidir. Bu yüzden üslubu boş yere ağırlaşır ve roman hızını kaybeder. Eserin planı nasıldır? Giriş bölümünde olayın kahramanlarının fiziksel ve ruhsal tanıtımları, aile yapısı anlatılmaktadır. Gelişme bölümünde Bihruz Bey, Periveş Hanım’ın öldüğünü zannedip üzülmesi ve mirasını yavaş yavaş kaybettiği anlatılıyor. Sonuç bölümünde ise öldü zannettiği kadının ablasına kardeşinin mezarını sorar fakat konuştuğu kadın Periveş Hanım’dır. Periveş hanım Bihruz Bey’le dalga geçerek rezil etmiştir. Yazılış Tekniği Yönünden: Eserin yazılış tekniği nasıldır? Avrupalılaşmayı yanlış anlayan ve aile servetini bu yanlış anlayışa vekaba sevda maceralarına kurban eden bir zilhniyeti hiciv için yazılmış olan bu romanı üslup ve teknik bakımlardan zayıftır. Çeşidi ne olabilir? “Araba Sevdası” romanının çeşidi romantik romandır. Romantik roman duyguların ve hayallerin egemen olduğu romandır. Kahramanları Yönünden: Eserin belli başlı kahramanları kimlerdir? Bihruz Bey, Keşfi bey, Mösyö Piyer, Periveş Hanım, Çengi Hanım. Bu kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri nelerdir? Bihruz Bey: Alafrangalığa özenir, süslü ve gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık sorumsuz ve züppe bir gençtir. Mösyö Piyer: Beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyardır. Periveş Hanım: Sarışın , orta boylu , narin yapılı , gönül avcısı , edalı bir yosmadır.Gözleri ise çok güzel , çizgili koyu sarı , kaşları kumral , kilolu , burnu ise incecik , ağzı küçük ve biçimlidir. Çengi hanım: Uzun boylu, Periveş hanımdan daha yaşlı ve kiloludur. Mavi gözlü, esmer yüzlü sürekli konuşan, gülmeyi çok seven, yaşına göre çok dinç biridir. Keşfi Bey: Bihruz Bey gibi züppe alafrangalığa özenen süsü ve gösterişi seven biridir. Ayrıca yalancıdır. Kahramanlar arasındaki bağıntılar nelerdir? Bihruz Bey ile Keşfi Bey arakadaştırlar. Periveş Hanım’lada Çengi Hanım arkadaştırlar. Mösyö Piyer ise Bihruz Bey’in Fransızca öğrtmenidir. Kahramanlar hangi sosyal tabakaya mensupturlar? Bihruz Bey eski vezirlerden artık hayatta olmayan ‘.....’paşanın oğludur. Keşfi Bey ‘de birinci sınıf bir insandır. Öğretmen Mösyö Piyer orta tabakadan bir insandır. Periveş Hanım ve Çengi Hanım ise düşük tabakadandır. Yazar, kahramanlarını seçerken nelere dikkat etmiştir? Recaizade Mahmut Ekrem edebiyatımızın ilk eleştirmeni olması nedeniyle batı hayranlığını tenkit edebileceği kahramanlar seçmeye dikkat etmiştir. Olaylar karşısında kahramanların durumu nasıldır? Bihruz Bey, Periveş hanıma aşık olmuştur. Yalnız sevdiği kadının öldüğünü duyunca çok üzüntülü bir yaşam sürdürür. Her şeye boş verir. Periveş hanım ile arkaşı ise olaylar karşısında dalgacı tavırları vardır. Mösyö Piyer ile Keşfi Bey de kendi çıkarlarını düşünmektedirler. Yer ve Zaman Yönünden: Olay nerede veya nerelerde geçmektedir? Buranın belli başlı özellikleri nelerdir? Olay Çamlıca parkında geçmektedir.Çamlıca parkı ; büyük , gösterişli ve gerçekten gönül açıcı bir bahçesi vardır.Renk renk , çeşit çeşit birsürü ağaçlar vardır.Biraz ileride düzlüğün ortasında üstü kapalı , çevresi açık , kulübe tarzında ufak tefek büfeler vardır. Biraz ileride büyük bir göl ve gölün üstünde köprü vardır.Oralardabirde gazino vardır. Olay ortaya konulurken yer, nasıl ele alınmaktadır? İstanbul’un en iyi semti olan Çamlıca’nın güzellikleri ele alınmıştır. Olayın akışında zaman kırımları var mıdır? Zaman, belli bir düzenlilik içerisinde mi sunulmaktadır? Olayın akışında zaman kırımları vardır. Zaman, belli bir düzenlilik içerisinde sunulmuştur. Kış mevsimini Süleymaniye’de evinde, yaz mevsimini Çamlıca’daki lüks evinde geçirmiştir. Dil ve Anlatım Yönünden: Eserin dili anlaşılır nitelikte midir? Romanda çoğunlukla osmanlıca kelimeler kullanılmıştur.Arada Fransızca kelimeler de kullanılmaktadır.Araba sevdası romanının dili bu yüzden anlaşılır nitelikte değildir? Yazar, sözcükleri kullanırken seçici davranmış mıdır? Yazarın kullandığı sözcükler özellikle seçilmiş gibidir.Çok zengin anlamlı kelimeler kullanılmıştır. Yazar, konuşmalarda ve anlatımlarda dili nasıl kullanmaktadır? Genelde gayet düzgün bir anlatım dili vardır. Araba sevdası romanında anlatılanlarının gerçekliği belirlenmiştir. Yazarın kendine göre özgü anlatımı vardır. Anlatım kaçıncı kişi ağzından yapılmaktadır? Araba sevdası romanında anlatım yazar tarafından yapılmıştır. Yazar dil ve anlatımı, yaşadığı dönemle uygunluk göstermekte midir? Yazarın dil anlatımı, yaşadığı döneme uygunluk göstermektedir. Gayet kibar, hoş, özenle seçilmiş şekilde kelimeler kullanıp anlatılmıştır. Anlatımda akıcılık nasıl sağlanmıştır? Bihruz Bey’in sevdiği Periveş Hanım’a olan aşkını anlatması ve aşkı yüzünden kederlenmesi romanın anlatımında akıcılığı sağlamıştır. Yazarın Kişiliği Yönünden: Yazar, hangi edebiyat anlayışını benimsemiştir? Yazar, Araba sevdası romanında ‘realist roman’edebiyat anlayışını benimsemiştir. Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik nedir? Yazarın edebi kişiliğinde en belirgin özellik gerçekçi oluşudur. Yazarın romanlarında işlediği belirgin bir konu var mıdır? Batı hayranlığını eleştirmesidir. Yazarın önemli eserleri nelerdir? Şiir: Nağme-i Seher (1871) Yadigar-ı Şebab (1873) Zemzeme (3 cilt, 1883-85) Nejat Ekrem (şiirler , anılar , 1910) Nefrin (1916) Tefekkür (1886 Nazım ve nesir karışık) Pejmürde (1895 Nazım ve nesir karışık) Roman: Araba Sevdası (1898 , 5. basım 1985) Hikaye: Şemsa (1895) Muhsin Bey Yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi (1890) Oyun: Afife Anjelik (1870) Vuslat Bahut Süreksiz Sevinç (1875) Çok Bilen Çok Yanılır(1914) İnceleme-Eleştiri: Talim–i Edebiyat (1882) Takdir-i Elhan (Menemenlizade Tahir’in kitabına ön söz , 1883) Takrizat (1888) Araba Sevdası Romanının Özeti: Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür.Alafırangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır. Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer. Bir gün Çamlıca tepesine çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür. Hemen ona aşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır. Aradan günler geçer, Bihruz Bey’in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı’nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey’e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar.Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır. Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul’un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır. Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Finun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır. Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır. Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı’nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul’un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor. Mahmut Ekrem’in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar. Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir. Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızca’yı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Şüphesiz araba sözcüğü ile , günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir. Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir. Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer’den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel’in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir. Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegane hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca’ da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. Bundan sonra Bihruz Bey’in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey’in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesi anlatılır.. Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz‘dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir. Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız delikanlı ilk önce Bihruz’a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey’in sevgilisini Keşfi Bey’ den delice kıskanmasına sebep olur. Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır. Bihruz’un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır. Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım’ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir. Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz’da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir. Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur. Vazgeçemediği yegane şey kullandığı Fransızca kelimelerdir. Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir. Aşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır. Bihruz’un bu komik hikayesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler. Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar. Yaşamı: RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847-1914 İstanbul) Recaizade Mahmut Ekrem 1 Mart 1847’de İstanbul’da Vaniköy’de doğdu. 1858’de Mekteb-i İrfan’ı bitirdi. 1862’de Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi’ne girdi. Çeşitli devlet görevlerinde bulundu. Orada Namık Kemal ve başka ilerici gençlerle tanıştı.Sonra Vakit , Tasvir-i Efkar , Tercüman-ı Hakikat ve Terakki gazetelerinde yazmaya başladı.Namık Kemal 1867’de Avrupa’ya kaçınca , Tasvir-i Efkar’ı ona bıraktı.1880-87 yılları arasında Mekteb-i Mülkiye ile Mekteb-i Sultan-i’de edebiyat öğretmenliği yaptı.1895’te eski öğrencisi Tevfik Fikret’i Servet-i Fünun dergisinin başına getirdi.Yenilikçi gençlere yol gösterdi.Edebiyat-ı Cedide’cileri destekledi. Eski edebiyatı tutanlarla tartışmalara girdi.1901’de Servet-i Fünun kapatılınca , Meşrutiyet’e kadar sustu.1908 sonlarına doğru birkaç ay Evkaf ve Maarif Nazırlığı’nda bulundu.Ayan üyeliğine seçildi. Araba Sevdası romanıyla Batı hayranlığını sergilerken, Türk edebiyatında gerçekçi romanın ilk örneklerinden birini verdi. 31 Ocak 1914’te bu görevde iken Şişli’deki evinde öldü. ARABA SEVDASI ROMANI İÇİN NE DEDİLER? CEVDET KUDRET: Eserde, batılılaşmayı hazmedemiyen züppe tipi verilmiştir. Romanın kahramanı Bihruz Bey, birçok noktalarda, Ahmet Mithat’ın Felatun Bey’ine benzemektedir. Olayı 1869 yılında geçen eser, gözlemlere dayanılarak, realist bir yöntemle yazılmıştır. MUSTAFA NİHAT ÖZÖN: Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası gibi tam bir gözlem ürünü ve realist ölçüde bir romanı yazabilmesi her zaman için çözülmeye ihtiyacı olacak bilinmeyenlerdendir. Olayın geçiş zamanının yazarın gençlik zamanına rastlamış olması, Recaizade’nin bir gençlik hatıra ve gözlemini canlandırmış olması olasılığını akla getirebilir. AGAH SIRRI: Romanda olay basit, şahıslar çok az olmakla beraber, mevcut şahısları hakiki varlıklarıyla bize tanıtmakta çok başarılı olmuştur.Ekrem Bey’in başka yazılarındaki uslubunda görülen sunum bu romanın uslubunda görülmez. Alafrangalığa özenen bir gencin gülünç hayatını anlatırken çok hakiki sahneler meydana getirmeye muvaffak olmuştur. AHMET HAMDİ TANPINAR: Yazar, oldukça zengin ve beyinsiz bir delikanlının geçirdiği bir aşk macerası etrafında günün terbiye meseleleri, özel ders veren yabancılar, alafrangalık merakı gibi devrin içtimai dertlerini toplar. KENAN AKYÜZ: Romanda, gerek olay, gerekse karakterler tamamiyle tabii ve yerlidir. Karakterlerin ve olayların tasvirinde realizme son derece sadık kalınmış ve Türk romanında 1880’den sonra yer almaya başlamış olan realist eğilime başarılı bir örnek kazandırılmıştır. Ancak, eserin yazılmış olduğu sırada yayınlanmamış olması ve hatta tamamiyle romantik karakterdeki iki hikayesinin (Muhsin Bey, Şemsa) daha önce yayımlanmış bulunması, yazarın bu yönünden tanınmasına imkan bırakmadığı gibi, realizmin Türk romanında yerleşmesinde de tesirli olamamıştır. FETHİ NACİ: Recaizade, Bihruz Bey’de bir alafranga züppe tipini canlandırırken, ilk kez, bu tipin iç dünyasını da vermeye çalışıyor. Bihruz Bey’i yalnız giyimiyle kuşamıyla değil duygularıyla, düşünceleriyle de betimlemeye çalışıyor. Bunun için o zamana kadar edebiyatımızda görülmeyen yeni teknikleri kullanıyor: Gerçekçi betimlemeler, iç monolog ve giderek bilinç akışı tekniği. HIFZI TEVFİK GÖNENSAY: Avrupalılaşmayı yanlış anlayan ve aile servetini bu yanlış anlayışa ve kaba sevda maceralarına kurban eden bir zihniyeti hiciv için yazılmış olan bu romanın üslup ve teknik bakımlarından zayıf olduğunda şüphe yoktur. Araba Sevdası, Abdülhamit devri İstanbul’unun hayatını canlandırıp cahil paşazade tiplerini kuvvetle yaşatan, mesirelerini, eğlencelerini ve zevk özelliklerini gösteren bir eserdir. Bu bakımdan realizm hareketlerini kuvvetlendirdiği gibi, Türk romancılığı tarihinde de özel bir değer kazanmıştır.
__________________
WWW.KOOLPA.COM |
|
|
|
| Sponsor Linkler | |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
KooooLpa
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 1,090
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
Kitap Özeti: Ay Battı KİTABIN ADI AY BATTI KİTABIN YAZARI JOHN STEINBECK YAYINEVİ BİLGİ YAYINEVİ BASIM YILI 1990 1.KİTABIN KONUSU: Steinbeck bu romanda değişik bir konuyla çıkıyor karşımıza .Savaşın insanı hem fiziksel hem de ruhsal açıdan nasıl eritip bitirdiğini, tükettiğini büyük bir ustalıkla anlatıyor.Tutsak edenlerle edilenlerin neden savaştığını ne zamana dek savaşacağını kestiremeyen insanların içine düştüğü çıkmazı başka bir deyişle savaştan çok savaşanları insancıl bir yaklaşımla ele alıyor. 2.KİTABIN ÖZETİ: Bir sabah kasabanın delikanlıları, kasabanın dışındaki Corell’in evindeki atış yarışmasında toplanmıştı. 400 yıldır barışın olduğu bu kasaba, halkı özgürlüğüne düşkün ve kömür madeniyle geçimini sağladığı şirin bir yerdi. Herkes kasaba yakınlarına paraşütle inen alman askerlerini görünce şok olur. Corell’in evindeki 12 asker duruma müdahele etmek için kasabaya koşarken pusuya düşerek altısı ölür. Üçü yaralanır ve diğer üçü de kaçar. 250 alman askeri ve 6 subay artık kasabayı ele geçirmiştir. Başlarında Albay Lanser’in bulunduğu birliğin görevi, kömür madenini işletmek ve çıkarılan kömürleri liman vasıtasıyla Almanyanın içlerine yollamaktır. Albay Lanser ve kurmayları (diğer beş subay ) belediye başkanının evine yerleşerek kasabayı kontrole başlar. Bu esnada Corell’in bir hain olduğu anlaşılmış ve kasabalı tarafından dışlanmıştır. Bu işbirlikçi ise Albay Lanser’den belediye başkanı olmayı ister. Ancak Albay bunu kabul etmez. Ilk direniş, madende kendisini zorlayan Alman Yüzbaşı Loft’e saldırırken araya giren Teğmen Prackle’I öldüren Alex tarafından olur. Alman X-12 talimnamesine göre derhal mahkeme kurulur ve idam edilir. Halk tarafından çok sevilen alex’in öldürülmesi, düşman askerleri ile halk arasını açar. Madende işler yavaşlar. Baskı bir süre devam eder. Kasabanın gençleri İngiltereye birer birer kaçar. Almanlar bunu engellemek için halkın yiyeceğini karneye bağlar ve çalışmayanların ailesine yiyecek vermez. Halk yalnız yakaladığı askaerleri öldürmeye başlar. İngiliz uçakları köprü ve madenleri bombalamaya devam etmektedir. Belediye başkanının ahçısı Annie vasıtası ile öldürülen Alex’in evinde dul karısının yardımıyla belediye başkanı kaçan gençlerle buluşur ve onlardan yardım isteklerinin iletilmesini ve İngiliz’lerden patlayıcı maddeler yollamasını ister. Halkını düşünen belediye başkanı direnmesini kırmamaktadır. Bir sabah küçük paraşütlerle mavi kaplı küçük paketler atılır. Çok akıllıca dizayn edilmiş bu paketlerin içinde çok lezzetli bir parça çikolata, küçük dinamit ve bir de bu dinamitin nasıl kullanılacağını anlatan sarı bir kağıt bulunmaktadır.Çocuklar bu kutuları hızla bulup çikolataları yedikten sonra dinamitleri anne ve babasına götürürler. Askerler durdurmak için ne kadar çabalasalarda başarılı olamazlar. Belediye başkanı ve sadık arkadaşı Dr. Winter’dan askerlere yardımcı olması istenir. Buna karşılık çok sert bir konuşma yapan Belediye Başkanı ve Dr. Winter mahkemeye verilir. Albay Lanser son kez yanlarına giderek ikna etmeye çalışırken dışarıdan patlama sesleri hala gelmektedir. 3.KİTABIN ANA FİKRİ: İnsanların özgürlüğünü silah zoruyla elinden alınamayacağını ve savaşın iki taraf için de büyük bir kayıp olduğunu kitabın ana fikri olarak kabul edebiliriz. 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ: Belediye Başkanı Orden: Babası gibi kendiside yıllrdır belediye başkanlığı yapıyordu. Kalın, gür bıyıklı, beyaz saçlı biridir. Evli ve iki çocuk babasıdır. Albay Lanser: Orta yaşlı, kır saçlı, sert bakışlı ve yorgun görünüşlü, dik ve geniş omuzlu bir subaydır. İşgal birliklerinin komutanıdır. Dr. Winter: Kasabanın doktoru ve tarihçisidir. Kendi halinde, iyi yürekli,sakallı, güngörmüş, kasabanın ileri gelen insanlarındandır. Yüzbaşı Loft: Askerlik hayranı olan ve askerliği canlılar içindeki en gelişmiş evre olarak gören ve bütün kadınların üniformaya vurgun olduğunu düşünen bilgili bir subaydır. Annie: Belediye Başkanının ahçısıdır. Kırk beş yaşlarında, biraz aksi bir kadındır. George Corell: kasabaya çok yararı olmuş önde gelen bir tüccardır. Sonradan almanlarla işbirliği yaparak onlara istihbarat sağladığıu anlaşılan menfaatçi bir haindir. 5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap çok açık bir dille yazılmış olup, cümleler basittir. Ama çok sürükleyici bir eserdir. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim. Kitaptaki askerlik mesleğiyle ilgili bazı taktikler ileride bize yardımcı olabilir.
__________________
WWW.KOOLPA.COM |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
KooooLpa
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 1,090
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
Kitap Özeti: Ayaşlı ve Kiracıları KİTABIN ADI :Ayaşlı ve kiracıları KİTABIN YAZARI : Memduh Şevket ESENDAL YAYINEVİ VE ADRESİ :Bilgi Yayınevi BASIM YILI :1988 KİTABIN KONUSU : Ayaşlı’nın evinde bir oda tutan yazarın başından geçen olaylar anlatılmaktadır. 2.AYAŞLI VE KİRACILARI Yazar,İbrahim efendinin(Ayaşlı) evinde bir oda kiralar.Soluk benizli bir kızın yardımıyla eve yerleşir.Kızın ismi Halide’dir .Daha sonra bu kızın evin hizmetçisi olduğunu farkeder. Ertesi gün mutfakta Halide’yi beklerken şoför Fuat’ın annesi ile karşılaşır ve tanışırlar.Daha sonra yaşlı kadının gelini Faika ile de tanışır.Yalı kadın hep oğlunun okumayışından dolayı yazara yakınır.Bu arada yazar, abisinin yakın dostu olan Hasan beyle tanışır. Yazarın ilk taşındığı haftalarda bir gün sabah işe gitmek için odadan çıkınca yerde Halide’nin yattığını görür.Onu doktor olan bir arkadaşına yollar.Doktor Halide’nin hamile olduğunu tespit eder ve kendisine söyler.Hasan beyin bitişiğinde oturan bir konsolos(Şefik bey) vardır.Bu konsolosun evine bir gün iki genç gelir.Şefik bey Halide’den bir masa örtüsü ister.Şefik bey bu iki gençle o akşam içereler ve bu masa örtüsünü yanlışlıkla yakarlar.Bu masa örtüsü yüzünden Halide ile Şefik bey tartışırlar ve Halide Şefik beyin elini yüzünü tırnaklarıyla yırtar.Şefik beyde Halide’nin kovulmasını ister. Apartmanın 8 numaralı odasında bir ufak çocukları ile genç bir karı koca otururlar(erkek:Abdülkerim bey,kadın:İffet hanım).Bu çiftin üç çocuğu olur ve ikisi ölür.Hayatta kalan çocuk ise çok yaramazdır.Bu çocuk yüzünden bu genç çift sürekli tartışırlar ve çözüm bulamazlar. 6 numaraya İskender bey adında bir tüccar taşınır.İskender beyin taşınması ile Ayaşlı’nın evinde oturan tüm kiracılar daha fıkı olurlar.Eve bir canlılık gelir sanki. Ayaşlı’nın kiracıları o hiç konuşmadıkları 8 numarada oturan Turan hanım ve Haki bey’le de İskender bey sayesinde tanışıp,birbirlerine her gün gelip gitmeye başlarlar ve kumar oynarlar.Bu oyunlarda en çok yenilende Abdülkerim’le karısı İffet hanım olurlar. 9 numarada oturan hukuk reisinin başka bir yere taşınması üzerine yerine Hüseyin bey adında bir adam taşınır ve bu adamın bir sürü tarla işi ile mahkemesi vardır.Sürekli mahkemeyi kazanmak için çaba sarfeder.Apartmanda herkese derdini anlatır. Her gece Turan hanımın evinde kumar oynamaya devam ederler(Cevat adında bir çocuk Turan hanıma kumar oynamak için müşteriler getirir).Bir gün Cevat yine iki erkek müşteri getiriri ve bundan Haki bey,Ayaşlı ve yazar rahatsız olurlar.Bundan sonrada bu tür adamlar bir daha apartmana giremezler. Halide kendisini hamile bırakan çocuğu (Rasim) bulur ve durumu anlatır.Rasim ona bir ev kiralar ve çocuğun doğmasını beklerler.Halide’de hizmetçilikten ayrılır.Yerine Raife adında bir hanım gelir.Raife hanım dedikoducu biridir.Yazara ille de kızıma bir iş bul diye tutturur.Yazar bu kadını ve kızlarını başından zor atar. Turan hanımın kendisinden hoşlandığını anlayan yazar bu kadından çekinmektedir.Bir gün bir öğleüstü (Yazar odasında uzanmış yatıyorken)kapı çalınır.Kapıyı açar ve karşısında Turan hanımı bulur.Kendisinde ince ağızlı bir cımbız olup olmadığını sorar.O da Turan hanımı buyur eder ve aramaya koyulur.Fakat Turan hanım kendisine sulanır.Bu arada kapı çalınır.Gelen ise banka memurunun doktor arkadaşı Fahri’dir.Turan hanım bu arada odadan ayrılır.Fahri yazara müdürlerinin hasta olduğunu söyler.ikisi birlikte müdür beyin evine giderler.Orada müdürün eşi ve eşinin yeğeni(Melek) ile tanışırlar.Yazar kızı çok beğenmiştir. Bir yemeğine Ayaşlı Abdülkerim’e yenilir ve herkes Ayaşlının odasına yemeğe gider.Turan hanım yemekten sonra yazarı rahat bırakmaz ve karda yürümek istediğini söyler ve bu konuda ısrar eder.Yazar da Turan ve Faika ile dışarı gezmeye çıkarlar.Bu iki kadın hiç de rahat durmaz ve yazar bu durumdan hiç hoşnut olmaz.Bu kadınların ona olan yakınlığının evlendiğinde kendisi ve eşi açısından tehlikeli olabileceğini düşünür.Banka yazarı bir işi anlamak ve rapor etmek için Adana’ya yollar.Yazar iki ay Adana,Mersin,Tarsus taraflarında kalır. Yazar,Faika’nın annesi Makbule hanımın genelev işlettiğini ve Ayaşlı ile evli olduklarını öğrenir ve bu duruma canı sıkılır.Daha sonra bu durumu Hasanbey’de öğrenir ve ikisi de evden ayrılmak ister.İlerleyen günlerde yazar Turan hanımın arkadaşları olan Süse hanım ve Berrin hanımla tanışırlar.Bu iki kadın Cavide adındaki bir kıza yazarın bir iş bulması için ısrar ederler.O da birşeyler yapmaya çalışacağını söyler.Ertesi gün Cavide yazarın yanına gelir ve iş hakkında konuşurlar fakat yazar Cavide’nin işten çok koca bulmak istediğinin farkına varır.İlerleyen günlerde Cavide sürekli gelip gitmeye başlar.Yazar,Cavide’nin kendisini beğendiğine daha çok inanmaya başlar.Cavide neredeyse her gün yazarın yanına uğrar.Mahallede “Cavideyle evlenecekmiş” diye bir dedikodu da çıkar ve yazar bundan çok rahatsız olur.Cavide’ye il dışında bir iş bulup başından atmak ister ve öyle de yapar. Bir gün kumar davasından kavga çıkar ve Turan hanım başka bir eve taşınır.Turan gittikten bir ay kadar sonra Hasanbey’e inme indi.Bir ara Hasanbey iyileşir gibi olur ama bir gece birdenbire bozularak,uzun süren bir can çekişme devresi geçirip,bir ikidiüstü ölür. Yazar arkadaşı Fahri’yi evlendirmek ister ve Melek hanımı Müdür bey’den ister.Onlar da kabul ederler. Şefik beyin birkaç gün eve gelmediğinden şüphelenen ev sahipleri daha onra Şefik beyin öldürüldüğünü duyarlar.Fakat başı kesik olduğu için onu tanımakta güçlük çekerler. Yazar aradan kısa bir süre geçtikten sonra Hasanbey’in kızı Selime ile evlenir ve bir çocukları olsun isterler.Onların bu çok sevinçli oldukları bu günlerde Ayaşlı’yı kaybederler... KİTABIN ANAFİKRİ:İnsanlar hayatta hiç ummadıkları yerlerde hiç ummadıkları olaylarla karşılaşabilirler. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Halide:Kimsesiz,esmerce soluk benizli bir kızdır.Ezirganlıdır. Faika:18 yaşlarında şımarık kızın tekidir.Ufacık tefecik birşeydir. Şoför Fuat:Faika’nın kocasıdır.Kısa boylu,karısı gibi ufak tefek,açıkgöz ve birazda çapkın birisidir. Hasanbey:Gayet dürüst ve samimi bir dosttur.Yazarın abisinin arkadaşıdır. Ayaşlı:Asıl adı ibrahim’dir.Yazarın ev sahibidir ve de Faika’nın üvey babasıdır. Şefik bey:Orta boylu,şişmanca ve temizliğine dikkat etmeyen birisidir.Arnavut bir baba ve Lübnanlı Arap bir anadan dünyaya gelmiştir. İffet Hanım ve Kocası:Sürekli tartışan bir çifttir.Ufacık bir çocuğu bile avutmaktan aciz insanlardır. Turan Hanım ve Kocası:Bu çift ise kumar hastasıdırlar.Sürekli evlerine birilerini alıp kumar oynarlar. Fahri:Yazarın en samimi arkadaşıdır ve de doktordur. Selime:Hasanbey’in kızıdır daha sonra ise yazarla birlikte evlenmişlerdir. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitapta yazarın yaşam öyküsü kendi kaleminden çıktığı biçimde anlatılmıştır.Kitap çok akıcı olmakla birlikte Türkiye’nin o dönemde içinde bulunduğu durumu yansıtmakta ve insanların nasıl bir çıkmaza girdiğini apaçık belitmektedir. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:M.Şevket Esendal,29 Mart 1883 yılında Çorlu’da doğmuştur.Düzenli bir öğrenim yapamamıştır;kendi kendine çalışarak hem öğrenimini hem de Fransızca,Rusça ve Farsça öğrendi. 1900 yılında gümrük memurluğuna atandı.1906 yılında İttihat v Terakki Derneğine girdi.1907 yılında babası ölünce,ailenin geçim yükünü üstlendi.1908 yılından sonra,İttihat ve Terakkinin müfettişi olarak birçok yer dolaştı.1920’de Azerbaycan Cumhuriyeti kurulunca,bu cumhuriyet nezdinde Hükümet Temsilciliğine atanmış;1924 yılında,Rusların bu cumhuriyeti kaldırması üzerine İstanbul’a dönmüştür.1924-1925 yıllarında Galatasaray ve Kabataş liselerinde tarih öğretmenliği yapmıştır. Tarih ve Coğrafya öğretmenliği,yazarlık,çizerlik yaparak geçimini sağlamaya çalışan Esendal,1925 yılında Tahran Elçiliğine atanmıştır.1930 yılında yurda dönmüş ve Elazığ Milletvekilliğine seçilmiş;1933 yılında,bu görevde iken Kabil Büyükelçiliğine gönderilmiştir.Esendal,1941 yılında Bilecik Milletvekili olarak yeniden TBMM’de göreve başlamış ve aynı zamanda da Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğine getirilmiştir. 1945 yılında parti Sekreterliğinden ayrılmış;1946 yılında yeniden Bilecik Milletvekili seçilmiştir. 16 Mayıs 1952 tarihinde, Ankara’da ölmüştür
__________________
WWW.KOOLPA.COM |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
KooooLpa
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 1,090
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
Yazarı : Ayşe KULİN KİTAP HAKKINDA KÖPRÜ Bir gün Erzincan Valisinin odasına bir köylü gelir ve masasının üstüne yeni doğmuş bir bebek bırakır. Vali köylü Bayram'a ne olduğunu sorunca durum anlaşılır. Bir süre önce Bayram karısının doğum vakti gelince, doğumun köydeki birkaç kadının yardımıyla yapılamayacağını anlamış ve karısını öküzünün çektiği taş arabasıyla su kenarına getirmiştir. Fırat Nehri üstündeki Başpınar Köprüsü bir süre önce baraj suları tarafından yıkıldığından, nehrin iki kenarı arasındaki ulaşım küçük bir feribot tarafından sağlanmaktadır; fakat o an feribotun kaptanı ortalarda yoktur. Güllü saatlerce bekler ama karşıya geçemediğinden kan kaybederek ölür. Bayram son anda çocuğunu Güllü'nün karnını keserek kurtarır ve tüm bunlardan devletin sorumlu olduğunu düşünerek validen hesap sormak istemektedir. Aslında bu olay köprü yüzünden nehrin iki kenarındaki köylülerin yaşadığı ilk olay değildir, vali de bunun farkındadır ama yıllardır bir türlü bir çözüm yolu bulunamamıştır. Devlet her seferinde Kemaliye'ye gereğinin yapılacağı sözünü vermekte; fakat hükümet veya iktidardaki partiler değiştiğinde bir önceki dönemin projeleri rafa kaldırılmakta ve valilikle Ankara arasındaki uzun yazışma dönemi tekrar başlamaktadır. Bayram, Vali'den oğluna bir anne bulmasını ister. Bunun üstüne Vali, Bayram'ı köye yeni gelmiş ve çocukları yeni doğmuş olan Mevlüt ve Elmas'a yollar. Elmas alevi bir aileden geldiği için Ailesi onun Mevlüt'le evlenmesine izin vermemiş, başka biriyle evlendirmeye kalkışmışdır. Mevlüt de Elmas'ı kaçırmış ve İstanbul'a gitmek için yola düştüklerinde doğum için bir süre bu köyde kalmaya karar vermişlerdir. Bayram'ın durumunu öğrenen Elmas az bir maddi yardım karşılığında Öksüz'ü emzirmeyi kabul eder, kendi oğlu Erdal'dan ayrı tutmayacağını söyler. Bayram ise arasıra Öksüz'ü görmeye gelmek için izin ister ve para bulmak için iş aramaya başlar. Sonunda Bayram iş bulur. Yakında tekrar inşa edileceği söylenen köprünün temel inşaatında çalışmaktadır. İşini büyük bir gayretle yaptığı için herkesin taktirini toplar. Bayram'ın tek sıkıntısı Elmas ile Mevlüt'ün yakında köyden ayrılacak olmasıdır. Eğer onlar giderse Öksüz'e ne bir ev, ne de bir aile ortamı sağlayabilecektir. Bu nedenle gidip ustasıyla konuşur ve Mevlüt için de iş ister. Bayram'a çok güvenen usta onun bu isteğini kabul eder. Bayram içinde büyük bir sevinçle Mevlüt'ün yolunu tutar. Eve vardığında Mevlüt "Ben de seni çağıracaktım, konuşacaklarım vardı." der. Bayram Mevlüt'e ona iş bulduğunu söyler; fakat Mevlüt ve Elmas bir hafta içinde köyden ayrılmaya karar vermişlerdir. Her ne kadar Bayram onları ikna etmeye çalışsa da, başarılı olamaz. Kısa bir süre sonra Mevlüt'lerin evinin kapısı yumruklanır, onlar bunun kendi köylerinden kaçtıkları için peşlerinden gelen kanlıları olduğunu düşünür ama içeri maskeli adamlar girer ve Mevlüt'ü sürükleyerek köyün meydanına çıkarırlar. Elmas köyün tüm erkeklerinin köy meydanına toplandığını görünce bunun bir terörist baskını olduğunu anlar. Kadınların ve çocukların gözlerinin önünde Başbağlar Köyü'nün tüm erkekleri kurşuna dizilir. Bunun üzerine Elmas koşarak eve gider ve Erdal ile Öksüz'ü saklamaya çalışır; ama bu sırada teröristlerden biriyle çatışır, onun yüzünü keser ve o zaman onun yıllar önce evden kaçan erkek kardeşi olduğunu anlar. İçeri giren başka bir terörist ise arkadaşına yapılanı görünce Elmas'ın oğlunu öldürür, bu arada Elmas'ın erkek kardeşinin ağacın dalları arasına sakladığı Öksüz ise kurtulur. PKK baskınından sonra Bayram, Vali'nin odasına gelir ve teröristlerin tekrar salındığını söyler. Vali başta buna inanmasa da sonradan telefonla gerçek olduğunu öğrenir ve müdahele etmek için hemen mahkemeye gider. Bu sırada köprü yapımı için çalışmalar yapılmaktadır. Belediye Başkanı, Erzincan'ın yerlisi olan müteahhitler ve vali bir olup en sonunda Ankara'dan bir mühendisle anlaşırlar; köprünün masraflarını devletin karşılamayacağını anladıklarından ülkenin Erzincan'lı zenginlerinden para yardımı toplarlar. Vali mühendisi köye çağırır. Her ne kadar Hüdai bir yerli mühendis olarak Ankara'lı mühendisi ve projesini hiç beğenmese de, valilik projeyi kabul eder. Köprü çelikten yapılacaktır, tam yüz kırk ton ağırlığında olacaktır. Ankara'lı mühendisin inşa edeceği köprü ilk kez kullanılacak olan bir sistemle Ankara'da yapılacak, sonra parçalara ayrılıp demir çubuklar halinde Erzincan'a taşınacak ve parçalar tekrar birleştirilecektir. Köprünün Başpınar tarafında oturacağı nokta doldurularak üç yüz metre açıklık, altmış metreye düşürülecektir. İşte çelik köprü de bu dolgunun üzerindeki beton ayağın üzerine konacak ve karşı yakadaki diğer ayağa uzatılacaktır. İşin dolgu kısmını Hüdai'nin bulduğu bir müteahhit tamamlayacak, üzerine kızakları Hüdai yerleştirecek, geri kalanı ise Ankara'daki köprü tamamlanınca mühendis halledecektir. Bu sırada Elmas hastanede yatmaktadır, vücudunda bir çok yanık olduğundan uzun bir süre hastanede kalması gerekmektedir. Elmas hastanede olduğundan Bayram, Öksüz'ü, Hatçe adında başka bir kadına emanet etmiştir; fakat Öksüz analığını özlemekte ve sürekli ağlamaktadır. Bayram ilk seferde yanına Öksüz'ü almadan Elmas'ı ziyarete gider. Elmas çok solgundur. Hemşire böyle giderse onun çok kısa sürede açlıktan öleceğini söyler. Bayram ne sorsa Elmas cevap vermemektedir, en sonunda Bayram "Öksüz de seni çok özledi." der. Bunun üzerine Elmas ilk kez gözlerini yerden ayırır ve Bayram'a bakar. Bayram bir dahaki gelişine Öksüz'ü de yanında getirir. Elmas'ın kokusunu alan Öksüz keskin yanık ilaçlarının kokusunun da etkisiyle ağlamaya başlar. Elmas Hemen Öksüz'ü emzirmeye başlar ve o da aynı şekilde ağlamaktadır. Bunu gören doktor Bayram'dan Elmas'ın iyileşmesi için her gün Öksüz'ü hasteneye getirmesini ister, aslında Bayram'ın da başka çaresi yoktur; çünkü Öksüz Hatçe'nin evindeyken bile hep analığını özlemektedir. Bayram müteahhiti arayıp bir aylığına işten çıktığını söyler ve Elmas'ın tedavisi bitene kadar her gün Öksüz'ü hasteneye götürüp getirmeye karar verir. Aradan 2 yıl geçmiş ve Ankara'daki köprünün inşaatı bitmiştir. Mühendis bu haberi valiye müjdeler ve en kısa sürede köprünün parçalarının montaj ekibiyle birlikte Kemaliye'ye geleceğini söyler. Montaj ekibi köye ulaştıktan sonra Ankara'dan mühendisin kalp krizi geçirdiği haberi gelir. Bu, işlerin biraz daha uzayacağı anlamına geldiğinden Vali'nin morali bozulur ama yine de ümidini yitirmez, tek sıkıntısı Erzincanlı'ların sürekli onu suçlaması ve olup bitenlerin hesabını ona sormasıdır. Bu sırada yeni bir terör saldırısı daha gerçekleşir. Teröristler Fırat üstündeki tek feribotu yakmışlardır. Olay montaj ekibini korkutur ve bir yıl projeye ara verilir. Bir yıl sonra artık herşey hazırdır, tek sorun o kadar ağır bir köprünün nasıl karşı yakaya geçirileceğidir, bu aşamaya kadar kimse bu konuyu düşünmemiştir. Vali Karayolları'ndan yardım ister fakat bir süre önce kendi emekleriyle yeniledikleri yol bir gazetede Karayolları'nın aleyhinde bir haber olarak yayınlandığı için, teklifi kabul edilmez. Sonunda Çemişgezek'te Belediye'nin elinde üç yüz tonluk kızakta bir feribot bulunur. Artık tek umut bu feribottur. Vali, Kaymakam ve ekibini feribotu almak için Bölge Müdürü'nü ikna etmek amacıyla Elazığ'a yollar. Bölge Müdürü köprünün o teknikle taşınacağına ikna olmadığı için feribotu vermez. Vali mühendisleri yanına çağırır ve onlara taşınıp taşınamayacağı konusunda eminler mi diye sorar ve tekrar Bölge Müdürü'nü arar. Hararetli bir telefon görüşmesi sonrasında karşı tarafı ikna eder. Feribotun bir an önce Kemaliye'ye ulaşması gerekmektedir; çünkü su seviyesi düştüğü anda köprü inşaatı bir yıl daha beklemek zorunda kalacaktır. Bir hafta sonra feribot gelir ve köprünün karşı tarafa taşınması için hazırlıklar yapılmaya başlanır. Bütün Erzincan heyecanla bu olayı takip etmektedir. İlk denemelerde feribot gerçekten hiç ümit vermez, sürekli motor bozulur ve saatlerce tamir edilmeye çalışılır. En sonunda tam herkes ümidini yitirmişken köprü karşıya geçirilir ve iki parçası birleştirilerek yerine oturtulur. Köyde bayram havası yaşanır, yıllardır süren hasret ve çile sona ermiştir ve vali adını unutulmamak üzere Erzincan'lıların kafasına kazımıştır. Bayram ve Vali birlikte köprünün üstünden geçerler. Bayram Vali'ye Elmas'ı nikahına aldığını müjdeler. Öksüz'ün ise adı değişmiştir, Bayram ona Vali'nin ismini vermiştir
__________________
WWW.KOOLPA.COM |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
KooooLpa
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 1,090
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
KİTABIN ADI : NUTUK KİTABIN YAZARI : PROF. DR. İHSAN GÜNEŞ YAYINEVİ VE ADRESİ : KÜLTÜR BAKANLIĞI - ANKARA KİTABIN BASIM TARİHİ : 1998 Nutuk yeni Türkiye devletinin yazılan ilk tarihidir. Yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yaptığı tarihi gelecekteki Türk insanına tanıtabilmek amacıyla bu kitabı kaleme almıştır. Nutuk: Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisinin 15-20 Ekim tarihleri arasında Ankara da toplanan İkinci Kongresinde okunmuştur. Konuşma otuz altı buçuk saat sürmüştür. Nutuk 1919’dan başlayarak 1927 ye kadar olan tarih dilimini incelemektedir. Bu dönem üç bölümde ele alınmıştır. 1. Kuva-i Milliye (Ulusal güçler) Dönemi Nutukta yeni Türkiye Devletinin kuruluşu anlatılmaktadır. Yeni Türk devletinin kurulmasındaki maksat da şu şekilde açıklanmıştır: Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu da tam bağımsız olmakla sağlanabilir. “Ne kadar zengin olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan ileriye gidemez.” demiştir ve Mustafa Kemal Atatürk şu sözleri söylemiştir “Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksektir. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.” Diyerek kurtuluş isteyenlerin parolasının “Ya bağımsızlık ya ölüm olduğunu “ söylemiştir. Burada devlet kurmanın zorlukları görülmektedir. Atatürk Samsun’a çıktığı anda ülkenin genel durumu; Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk savaşta yenilmiş Osmanlı Ordusu zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes imzalanmış, ulus yorgun ve bitkin bir durumda, ulusu ve ülkeyi savaşa sürükleyenler yurttan kaçmış, padişah ve halife soysuzlaşmış, kendini ve tahtını koruyacak alçakça önlemler araştırmakta, hükümet yüzsüz, onursuz, korkak, ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta, yurdun dört bir yanındaki topluluklar devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlardı. Bu şekilde açıkladıktan sonra ulus egemenliğine dayanan kayıtsız şartsız yeni bir devleti kurmak için izlediği politikayı, karşılaştığı güçlükleri bunalımları ve çatışmaları anlatmaktadır. Bu haliyle Nutuk, sömürgeci devletlerin altında yaşayan uluslara kurtuluş yolunu gösteren bir yapıt özelliği taşımaktadır. 2. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi: Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açılmış ve o günden sonra tüm askeri ve sivil makamların ulusun başvuracağı en yüce katın Meclis olacağını halkına bildirmiş ve Meclis, Mustafa Kemal Atatürk’ün açık ve gizli oturumlardaki bir iki gün süren açıklamaları ve konuşmalarından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçmiştir. 3. Cumhuriyet Dönemi : Atatürk, İsmet Paşa ile birlikte bir yasa tasarısı hazırladı. Bu tasarıdaki 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın devlet biçimini saptar maddelerini değiştirerek birinci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin Hükümet biçimi Cumhuriyettir” cümlesini ekleyerek maddeyi değiştirmiştir ve yapılan Meclis toplantısında Anayasanın Değiştirilmesi ile ilgili maddenin görüşülmesi kabul edildi. Toplantı sonunda yasa birçok milletvekilinin “Yaşasın Cumhuriyet” söylemleri ile kabul edildi ve böylece 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş oldu. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Oylamada Mustafa Kemal Atatürk toplantıya katılan yüz elli sekiz kişinin tümünün oylarını alarak Cumhurbaşkanı seçildi. Nutuk sömürge ulusların bağımsızlıklarını kazanmaya yardımcı olacak bir program niteliğindedir. Bu eser okunduğunda Türk kurtuluş savaşının bir askeri savaş olduğu kadar bir düşünce savaşı da olduğu görülmektedir. Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün halkına verdiği bir hesap pusulasıdır. Çünkü ulusal kurtuluş savaşı boyunca o halkıyla birlikte olmuştu ve halkına “Hayat demek savaş ve çarpışma demektir. Hayatta başarı yüzde yüz savaşta, başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da manevi ve maddi güce dayanır. İnsanların uğraştığı tüm sorunlar, karşılaştığı tüm tehlikeler, elde ettiği başarılar toplumca yapılan genel savaşın dalgaları içinde doğar.” Sözlerini söylemiş ve halkından can istemiş, halk seve seve vermiş, mal istemiş, halk seve seve vermiştir. Bunlar nerede, nasıl, niçin, harcanmış ? Nutuk halkın kafasındaki bu sorulara da açıklık getirmiştir. Türk halkından alınan canın ve malın ülkenin işgalinden, ulusun kölelikten kurtularak onurlu, bağımsız, çağdaş bir devlet ve toplum olarak yaşaması için harcandığını belgeleriyle açıklamaktadır. Atatürk bu eserinde, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalışmış ve Türk gençliğine bıraktığı kutsal armağanı şu sözlerle noktalamıştır;“ Bu uzun ve ayrıntılı sözlerim tarihe mal olmuş bir devrin öyküsüdür, burada ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtmiş isem kendimi mutlu sayacağım” demiş. Nutuk, yeni Türkiye devletinin nasıl kurulduğunu merak eden tüm insanlarımızın okuması gereken bir başucu eseridir. Bundan dolayı siyasi yaşantımızda olduğu kadar, devlet felsefesinde de kullandığımız en baş eserdir.
__________________
WWW.KOOLPA.COM Konu KöTü KeDi ŞeRaFeTTiN tarafından (16-04-2007 Saat 21:57 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
KooooLpa
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 1,090
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
sinekli bakkal Yazarı : Halide Edib ADIVAR KİTAP HAKKINDA OLAY ÖRGÜSÜ: Roman iki ana kısımdan oluşuyor. Birinci kısım kendi içinde yirmi yedi bölüm halindedir. İkinci kısım ise kendi içinde yirmi üç bölümden oluşuyor. Romanın geneli göz önüne alınırsa siyasal,toplumsal ve duygusal sorunlarla örülmüş bir olay örgüsü dikkati çeker. II.Abdülhamit dönemi anlatılmaktadır. Ama sadece bir dönemin anlatıldığı bir roman değildir. Romanda Rabia’nın hayat hikayesi daha ön plandadır. Romanın ilk bölümünde daha çok ve karışık olaylar birbiri ardınca anlatılıyor; bu bölüm çözülecek olan bir düğüm şeklinde son buluyor. İkinci bölümde olay daha özele iniyor; daha yavaş bir şekilde Rabia’nın hayatı anlatılıyor. Romanın sonu hızlı bir şekilde ve çözüme ulaşarak bitiyor. Yazar,bu romanda kendi inandığı felsefeyi, değerleri olay örgüsüyle birlikte anlatıyor. Romanda zamana,reel hayata göre ya da bize göre ters gelen ve eleştirilecek noktalar olabilir; fakat bence önemli olan yazarın kendi görüşlerini ve kendi doğrularını güzel bir şekilde sunabilmiş olması ve bu sunumun en çok basılan-okunan romanlardan olabilmesidir. Halide Edip’e göre medeni bir kadın iyi bir eğitimden geçmeli,dil öğrenmeli,spor yapmalı; toplum içinde çok rahat kendini ifade edebilmelidir. Romanın baş kahramanı olan Rabia da o dönemin şartlarına göre toplum içinde kendini çok rahatlıkla ifade edebilen her kesim tarafından sevilen ve saygı duyulan bir kadındır. Meselelerde bahsettiğim gibi bu roman,kendince, “olması gerekenleri” ve pek çok konudaki ideallerini,belki de bir nevi “simeranya”sının ipuçlarını yansıtıyor. ZAMAN: Bu roman II.Abdülhamit zamanında geçiyor (33 sene) . Roman,Sinekli Bakkal’ın tanıtımı ve Emine ile Tevfik’in çocukluklarıyla başlar. Çocuklukları gibi evlilik dönemi de kısaca anlatılır. Bu dönemi yaklaşık olarak 15-20 sene kadar düşünebiliriz. Rabia’nın doğumuyla(herhalde 1886 yılında) birlikte onun hayatı çevresinde diğer hayatlar da müşterek olarak anlatılıyor. Rabia’nın hayatını zamanı hesaplamak için düşünecek olursak; bir ara evlendiklerinden sonra Osman,Rabia’nın yirmi bir yaşlarında kendisinin ise kırklarında olduğunu dile getirir.(Rabia,on bir yaşlarında hıfzını tamamlamıştı; yaklaşık bu yaşlarında Peregrini ile onu tanıştırıyorlar; Peregrini bu tarihte otuz yaşında olmalıdır.) Buradan da Rabia ile geçen süreyi 22 sene kadar sayabiliriz. (1 Mayıs 1907 evlendikleri tarih; 21 Aralık 1907 doğum gecesi) .. 23 Temmuz 1908’de ihtilal oluyor; bu tarihten bir müddet sonra da sürgünlerin döndüğünü düşünebiliriz. Bizlerin okurken tanık olduğumuz yaklaşık 40-50 yıllık bir zaman...Halide Edip,romanda klasik tarzda yazmıştır; roman zamanında da klasik tarzı görebiliyoruz. Halide Edip,romanı 1935 yılında yazmıştır. Kendisi de Abdülhamit döneminde yaşamış,hatta çevirisi sebebiyle ondan Şefkat Nişanı almıştır. Yani o dönemleri (kendince) iyi bilmektedir. Bunu romanın arka planındaki,dönemin gelişmelerinde hissedebiliyoruz. Romanlarında tam olmasa da kendi hayatından parçalara rastladığımız yazarın,bu romanında da pek çok bağlantı bulabiliyoruz. MEKAN: Mekan bütün olarak İstanbul’dur. Ama romanın esas mekanı Sinekli Bakkal sokağı ve mahallesidir. Halide Edip’in hayatını incelerken 1913 yılında Evkaf Kız Mektepleri umumi müfettişliği ile vazifeliyken her hafta fakir mahalleleri,bilhassa Sinekli Bakkal’ı ziyaret ettiği dikkatimizi çekmişti. Büyük bir ihtimalle bu gezileri esnasındaki izlenimleri 1935 yılında yazdığı bu romanında kullanılmış olmalıdır. Sinekli Bakkal Sokağı, Aksaray civarında dar bir sokaktır. 16 Aralık 1999 tarihli bir gazete haberinde belirtildiğine göre; Aksaray’dan Haseki Hastanesi’ne doğru dönünce ikiye ayrılan yolun solunda,sağdaki son sokak bugün görünüş olarak çok değişmekle birlikte; adı Sinekli Bahçe Sokağı imiş. Sinekli Bakkal; bakkalıyla, kahvesiyle, ahşap evleriyle, çeşmesiyle tam anlamıyla halka ait bir muhittir. İstanbul’un bu mekanı halkı ve halk kültürünü temsil etmektedir. Bununla birlikte Boğaziçi, Bebek, Beyoğlu, Çamlıca, Galata Köprüsü,Haliç ise gezinti yerleri, konakları, bonmarşeleri ile yeni ve zengin İstanbul’u temsil ediyor. Ayrıca mekanda da doğu-batı; eski-yeni meselesiyle karşılaşıyoruz. Rabia’nın mekandaki güzellik anlayışı; genişlik,ışık,açıklık,sadelik ile anlatılırken,Osman’ınki ise daha karışık,daha zıt unsurların birleşmesiyle oluşan bir güzellik anlayışıdır. Ayrıca bahçe tasvirleri de oldukça yer tutmaktadır. Diğer meselelerde olduğu gibi mekanda da önce zıtlıklar gözümüze çarpıyor; bu zıtlıklarda sentez ise İmam’ın üç katlı evinin tamirden sonraki halinde yapılmıştır. Romanda açık alanlarda kapalı alanlar da bulunuyor,ama geneli dikkate alınırsa kapalı alanlar daha çok; ev,konak,bakkal gibi. BAKIŞ AÇISI: Romanda “hakim bakış açısı” vardır. Dönemin fiziki,pikolojik şartlarını iyi bilen; mekanı tanıyan; romandaki her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bir anlatıcı-yazar göze çarpmaktadır. Sinekli Bakkal’ın Halide Edip’in üçüncü tür olan “töre romanları”na girdiğini daha önce belirtmiştik. Böyle bir romanda ise okuyucunun güvenebileceği,anlatılanlar konusunda tecrübeli olduğunu hissedebileceğimiz bir bakış açısı kullanılmıştır. Fakat yazar,anlatımda yazar olduğunu hissettirmemiştir. KİŞİLER: RABİA: Çocukluğu dedesi İmam ve annesi Emine’nin terbiyesinde geçmiştir. Akranları gibi yedi yaşında ev işlerini güzel bir şekilde yapabiliyordu. Çocukluğunu yaşayamamıştır. Dedesi tarafından sürekli olarak cehennem tasvirleriyle büyütülmüştür; kızından dolayı mektebe göndermemiş eğitimini kendisi vermiştir. On bir yaşında hıfzını dedesine dinletmiştir. İstanbul’un en küçük, fakat üslubuyla ve sesiyle en meşhur hafızı olmuştur. On bir-on iki yaşlarında Vehbi Dede’den ders almaya başlar; kısa sürede tef,ud,kanun gibi alaturka sazları süratle ve kabiliyetle öğrenmiştir. Alaturka pek çok şarkıyı da güzel bir şekilde söyleyebilmektedir. Daha sonra Peregrini’den de batı müziği dersleri almaya başlamıştır ve bunda da başarılı olmuştur. Hatta doğu ve batı müziğini kendi üslubunda sentezlemiştir. Vehbi Dede ile tanıştıktan sonra dedesinin korkutucu din öğretilerinden bir nebze mevleviliğin yumuşaklığına doğru kaysa da hayatının pek çok anında dedesinin etkisi ön plana çıkmıştır. Babasıyla kalmaya başladıktan sonra ise neşeli ve sanatkar yönü daha baskın bir şekilde ortaya çıkmıştır; bu simasına da yansımıştır. Peregrini’nin gözlemlerinden çıkardığımıza göre de; ”tabiatında riyazete temayül,manevi bir perhizkarlık,süratle düşünüp salim kararlar alma kabiliyeti” vardı. Ayrıca “fikirlerinden ziyade insanlara,yaşayan şeylere bağlı,sevdiği vakit ölüme kadar seven, en küçük bir şefkat tecellisiyle kalbi atan bir kadın olacağı” çocukluğundan anlaşılıyordu. Sanat zevki “herhangi bir üstadı tatmin edecek kadar dürüst ve salim” idi. Karar verdi mi peşine bırakmayan; kendisine ihtiyacı olanlara yardımsever ve vefakar; onurlu ve Sinekli Bakkal’a-köklerine her şeyiyle bağlıdır. Aynı zamanda “giydiği her kıyafete şahsiyetinden bir şeyler katan” bir özelliği vardır. Uyuşamadığı noktalarda,münakaşa esnasında,inatçı ve kesinlikle cevap vermeyen bir yapıya sahip; aynı zamanda kabullenmediği şeyleri asla yapmayacak kadar inatçı ve güçlü. Açıklayamadığı ve gücünün yetmediği konularda kadere,alınyazısına son derece bağlı. Analık sevki tabiisi çok güçlü. Ruhi olarak cinsi buhranları yok. Rabia için Rakım’ın kullandığı; ”kız değil,sanki tılsımlı kuyu. İçine mazaallah ayağı kayıp düşeni dünyanın çengeli çekip çıkaramaz.” (s.317) tabiri de roman içinde onun yerini iyi ifade eden bir tamlamadır. Olumlu özelliklerin çoğunu kendinde toplamış bir kadın tiplemesidir. Eserde diğer bütün hayatlar onun hayatı etrafında ortak bir şekilde anlatılmaktadır. Doğuyu,halk kültürünü; fakat batıyla senteze ulaşabilmiş ve batıya pek çok şeyini kabul ettirebilmiş bir doğuyu temsil ediyor. PEREGRİNİ=OSMAN: Peregrini,Garp müziğinin üstadı olan,kulağı çok hassas bir müzik hocası. Ateşli ve heyecanlı bir yapıya sahip. Felsefeyi,fikri tartışmaları ve konuşmayı çok seviyor. Babası soylu bir İspanyol,fakat o babasını tanımıyor; annesi tarafından büyütülmüş. Annesi ise Papa İtalyalı olduğu için oranın milliyetine geçecek kadar dindar bir Katolik; dinin haricinde hiçbir şeye boyun eğmeyen ve eğenleri de anlamayan birisi.Gençlik döneminde ise zevklerin hepsini tatmış olarak,yirmi dört yaşında manastıra çekilir. Buradan usanınca dinini bırakarak tekrar dünya hayatına döner. Daha sonra Osmanlı milliyetine geçer,ismini değiştirir ve müzik hocalığı yapmaya başlar. Kendisinin üç şahsiyeti olduğuna inanır; birincisi dimağı,ikincisi ruhu,üçüncüsü de kalbi. Rabia’yı tanıştıklarından itibaren en çok tahlil eden kişi. Tahlil,gözlem onun için çok önemli; bu bir bölümde şu şekilde dile getiriliyor; ”Osman,bir insan ruhunun sırlarını öğrenebilmek için diri bir göğsü yarıp açmaya razı olacak kadar fikri tecessüsün esiri.”(s.357) Bu özelliği de onun Garp çocuğu olmasıyla irtibatlandırılıyor. Sürekli soru soran ve öğrenmeye hevesli bir yapısı var.Rabia’yı gerçekten seviyor ve ona saygı duyuyor; çok zengin ve asil bir aileden olsa bile sırf bu sevgisinden dolayı her şeyi geride bırakıp Rabia’nın istediği hayatı kabul ediyor. Zaman zaman alıştığı yaşantının çok dışındaki bu hayattan dolayı sıkıntı çekse de Rabia’ya olan bağlılığıyla ve çevresindekilerin ona gösterdiği alaka ile bu yeni hayatına uyum sağlıyor. Yeni evlerine taşındıktan sonra ancak kendine özel bir çalışma odası ayırıp,orada yapmak istediği beste ile uğraşabiliyor. “Tılsımlı kuyu” operası da aynı zamanda Rabia ile Osman sentezinin canlı bir göstergesi oluyor. Peregrini olarak başladığı yolu Osman olarak noktalayan kahraman olumlu ve yuvarlak bir karakterdir. Batıyı,yeniyi; ama doğuyla senteze ulaşabilmiş,doğuyla birleşmesi neticesinde olumlu özelliklerini arttırmış bir batıyı temsil ediyor. VEHBİ DEDE: Dini,ama bilhassa tasavvufu temsil ediyor. O,romanın hemen hemen her anında karşımıza çözüm olarak çıkıyor. Rabia onun sayesinde yumuşayıp,kendini her yönde geliştirir. Peregrini’nin Osman’a dönmesinde alt yapı olarak onun katkısı çok büyüktür. Hasılı Dede ve temsil ettiği felsefe romanda sorun-problem-anlaşmazlık olan her yerde çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunların yanında insani özelliklerden soyutlanmış bir karakter değildir. Tam aksi birebir hayatın her alanında olan bir karakterdir. Felsefenin dışında pek çok telli saza ve neye vakıf bir alaturka musiki hocasıdır. İnsanların kızını,bütün ailesini güvenerek teslim ettiği,emanet ettiği bir güven kapısıdır. Ayrıca insanların rahatlıkla sırlarını,dertlerini de paylaştığı bir kişidir. Her olaya daima yumuşak bir tavırla yaklaşır. Kainatta gerçekleşen her hadiseye esas kudretin gölgeleri nazarıyla bakabilir ve bunu yanındakilere de izah etmeye gayret gösterir. İnsana huzur veren bir yapısı vardır; hem iç alemiyle hem de dış görünüşüyle. Mütevazi, az söyleyen ve çok perhizkar bir şekilde yaşayan; sakin ve telaşsız bir yapıya sahip. TEVFİK=KIZ TEVFİK: Karagöz ve Ortaoyunu sanatçısı. “Yürüyüp söylemeye başladığı andan itibaren herkesin taklidini yapmış bütün mahalleyi güldürmüş”(s.13) : ”bütün havailiklerine rağmen İstanbul’un hudai nabit yetiştirdiği halk sanatkarlarının hususiyetlerini gösteren” (s.13) birisi. Çocukluğundan itibaren hem fiziki özellikleriyle hem de sanatçı yönüyle ön planda olmuş. Çocukluğu yeğeni olduğu İstanbul Bakkaliyesi sahibi Mustafa Efendi’nin yanında geçiyor. Paraya önem vermiyor ve mahallenin daha ziyade fakirleriyle arkadaş. Tembel ve çocuk ruhlu,neşeli,oyunu seviyor. Elleri kağıt parçalarına can veren bir çevikliğe sahip. Sesini,mimiklerini kullanma da oldukça usta. Tevfik’in dinle ilgisi ve bağlantısı yok; içki içen,ilk sürgününde eğlence hayatını yaşamış birisi. Ona göre sanat; yazılı değil,her an değişen hayattadır. Paraya hiç kıymet vermiyor. Sevdiği kişi,arkadaşı,dostu için cezaya ve canını bile vermeye razı olacak kadar sadık ve cesaretli bir yapıya sahip. İMAM HACI İLHAMİ EFENDİ: Mahallenin imamı. Mahalle sakinleri tarafından pinti ve hasis olarak biliniyor. Paraya ve mevkiye düşkün; para için jurnalcilik yapabilen biri. Görünüşünde ve konuşmasında heybet var. Vaazlarında cehennemi daha parlak ve canlı olarak anlatıyor. Hazza ve sevince,umum hayat tecellisine karşı dinmeyen bir kin ve affetmeyen bir düşmanlığı herkese öğretmeye çalışıyor. Hiç tebessüm etmeyen,gülmeyen biri. Yeni olan şeylere karşı. Bütün katılığına rağmen Vehbi Dede’ye evliya olarak bakıyor; ona saygı duyuyor. Kindar ve inatçı. Yaşlılığında bile rahmet,şefaat vadeden surelere bile kinini,insanları hiç affetmeyen nefretini karıştırıyor. Bütün mahalle halkını “cehennemlik” olarak görüyor. Sert,değişmeyen eskiyi temsil ediyor. İmam karakteri olarak olumsuz ve korkutucu bir tip. EMİNE: İmam’ın kızı,Tevfik’in karısı ve Rabia’nın annesi. Çocukluğundan itibaren hamarat,titiz, mahalle çocuklarıyla oynamaya tenezzül etmeyen biri. Suratsız ve gülmeyen; İmam’ın akidesinin biricik timsali. On yedi yaşında Tevfik’e kaçıyor; Tevfik’in balmumu gibi kalıptan kalıba girmesinde ideal bir koca sezdiği ve ona oyunculuğu bırakacağına dair söz verdirttiği için onunla evleniyor. Kalbi kuru,kafası dar ve dilinin zehir gibi olmasının yanında kindar ve gururlu. İdeal olarak babasını düşünüyor. O da babası gibi paraya önem veriyor. Kendine göre olan namus anlayışı çok önemli. Tevfik’ten ayrıldıktan sonra ona sürekli beddua eden ve onu kötüleyen biri. Tevfik’ten ne kadar nefret etse de onu kendi malı gibi görüyor ve ona döneceğini düşünüyor. Asla affetmiyor. Kini ve üzüntüsüyle günden güne çöküp vefat ediyor. SELİM PAŞA: Hükümdarın Zaptiye Nazırı. Boş zamanlarında sigara iskemlesi,köşelik,arka kaşağı yapar. İyi bir aile babası ve karısına bağlı. Paşa,tamamen eski zaman adamı. Samimi ve kendi ölçüleriyle namuskar. SABİHA HANIM: Selim Paşa’nın karısı. Bir yönüyle hayır sahibi,merhametli,bağış seven; sağ elinin verdiğini sol elinin duymadığı biri; diğer yönüyle de saza söze düşkün,bir dalda durmayan bir kadın. Halk türkülerini,oyun havalarını sevdiği gibi en ağır dini musikiyi de seviyor. Hükmeden,meraklı; emri altındaki her ferdin ne yaptığını-ne düşündüğünü öğrenmezse içi rahat etmez. Bunların yanında sır saklayan,ağzı sıkı biri. Ailesine düşkün; eşinin ikinci bir hanımı ve ondan çocuğu olduğunu bildiği halde bunu saklamış,hanım ölünce de kızlarına bakmış. Bunun yanında oğlunu çok seven bir anne. HİLMİ: Selim Paşa ile Sabiha Hanım’ın oğlu. Jön Türk. Genç ve devrimci aydınları temsil ediyor. Giyimine dikkat eder ve zevkinde diğer “paşazade” çocuklarından onu ayıran bir başkalık, durgunluk vardır. Gözleri ve bakışının manası ile ağzı ve dudaklarının ifadesi onun ince düşünceli bir mizaca sahip olduğu havasını vermektedir. Annesine derin bir sevgi ve hürmeti vardır; bunu davranışlarıyla da gösterir. RAKIM AMCA=CÜCE: Tevfik’in oyuncu arkadaşlarından.. Rabia’ya sözünü geçirebilen,çıkışabilen yegane kişilerden biri. Neşeli,taklit yeteneği olan bir oyuncu. Dindar değil,zaman zaman içki içiyor; Ramazan’da oruç tutmuyor ve namaz kılmıyor; Vehbi Dede’ye ve dindarlara saygılı. BİLAL: Rumelili Bahçıvan Ramazan Ağa’nın yeğeni. Yaşı küçükken bile özellikleri belirgin; isyankar mağrur,ateşli. Tokattan,tekmeden kaçan; başını her halden kurtarabilen biri. Yaşlıları bile ürküten bakışlara sahip. İş yapmayı sevmiyor. Selim Paşa tarafından görünüşü ve gözlerindeki kudreti farkedilerek okutuluyor. Rabia’yı tutkulu bir şekilde seviyor. Rabia ise ilk kendi yaşlarında bir karşı cins olarak ondan hoşlanıyor; fakat Selim Paşa’nın dile getirdiği evlenme teklifini kesin olarak reddediyor. Bundan sonra Bilal,Paşa’nın damadı olma yolunda ilerliyor. Bilal,Vehbi Dede ve Peregrini’yi çalgıcı olarak; Hilmi ve arkadaşlarını ise birer züppe olarak görüyor. Paşa’yı beğeniyor ve her haliyle onun gibi olmak istiyor. Kudret hissi ve hakimiyet duygusu çok baskın. Rabia’nın evleneceğini öğrendiğinde bile onu sevdiğini farkediyor; Mihri ile evlenince Anadolu’da görevli olacağını düşünerek kendini rahatlatmaya çalışıyor. 1907 yılında Hıdrellez de Mihri ile evlenince gözden kayboluyor. TULUMBACI BAŞI SABİT BEYAĞABEY: Mahallenin Tulumbacı başlarından en hatırı sayılırı. Kendine mahsus bir babayiğitliği,namus ölçüsü vardı; ama bunun yanında külhanbeyliğin verdiği bir kabadayılığı,sert ve yakışıksız davranışları vardı. Rabia’ya göz dağı vermek için gidip bunu başaramayınca,bu olaydan sonra Rabia’dan korkar,ona saygı gösterir. Kendisiyle birlikte bütün tulumbacılar Rabia ile bağlantısı olan herkese saygı gösterirler. Rabia Osman ile evlendikten sonra da Osman ile iyi diyalog kuran biri olur. ÇİNGENE PENBE: Batıl inançları bol olan bir çingene. Tevfik ile ilgilenirken Rabia’nın ikazıyla bundan vazgeçmiştir. Onlarla kalmaya başladıktan sonra Rabia’ya ev işlerinde yardım eden,onun “teyze” diye hitap ettiği biri olur. KANARYA: Sabiha Hanım’ın alıp yetiştirdiği bir güzel Çerkes kızı. Daha sonra saraya Kadın Hanım’a verilen böylece saraya giren birisi. Sarayda sultanın yeğeniyle evlendirilir; bundan sonra Nejat Bey’in eşi olarak karşımıza çıkar. Abdülhamit’ten korkar ve onu sevmez. Nejat Bey’in eşi olduktan sonra da aslını unutmaz ve Sabiha Hanımlara saygıda kusur etmez. Rabia’nın düğün hazırlıklarında yardım ediyor ve sık sık görüşüyorlar. En son Rabia’nın hamileliği esnasında karşımıza çıkıyor. Yardımsever birisi. NEJAT BEY: Padişahın yeğeni. Saray içinde yetişmiş,bundan dolayı halkın yaşantısı ona ilginç ve gizemli geliyor. Rabia’ya sanatkarlığının dışında bu yönünden dolayı bir yakınlık duyuyor. Batı müziğini ve piyano çalmayı biliyor. Vehbi Dede ve Peregrini ile her hafta toplanıyorlar. Babası da kendisi de çocuk tabiatlı olduğu için hiçbir entrikaya karışmazlar. Onun için saray çevresinin en rahat ailesidirler. SAFVET BEY: İkinci Mabeyinci. Hiç evlenmemiş. Yeğenlerini büyütüp,eğitimini sağlamış. İnsanlara iyilik ve kardeşlik yapmak için gökten yere inmiş bir hali var. “Aşk ahlakı! Kim bilir belki istikbalde insan müesseselerinin nazımı olur... İnşaallah olsun.” diye düşünen birisi. DÜRNEV: Selim Paşa’ların gelini; Hilmi’nin eşi. Sabiha Hanım tarafından küçükken alınıp yetiştirilmiş,terbiye edilmiş,iyi bir tahsil verilmiş ve oğluyla evlendirilmiş bir Çerkes kızı. Fakat Sabiha Hanım romatizmaya yakalanıp yatağa bağlandıktan sonra cesaretlenip kendi başına hareket etmeye başlar. Aşırı süslü,karışık ve şaşaalı makyaja ve giyinişe sahip. Hareketleri ve mimikleri “resimli kitaplardan taklit” gibi. Taklitçi yeniyi temsil ediyor. Ama sürgünde yaşadığı zorluklardan sonra biraz daha olumlu hale gelmiş birisi. GALİP: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından. Annesi ölmüş,zengin bir babanın oğlu. İleri ki dönemlerde Rabia’yı istiyor; fakat Rabia kabul etmiyor. Cüce tarafından “istediğin kalıba sokabileceğin bir koca adayı” olarak nitelendiriliyor. Bu vakadan sonra Rabia,Galip ve Şevki varken Hilmi’nin odasına çıkmaz. ŞEVKİ: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından. Vehbi Dede’nin İmam’dan daha tehlikeli olduğunu düşünüyor. Devrimci gençliği temsil ediyor. Konuşkan,taklitçi ve düşüncesine ateşli bir şekilde bağlı. ZATİ BEY: (Yeni) Dahiliye Nazırı. Dilediği ferdi asmak,boğdurmak kudretine sahip olmak için ömrünün on senesini fedaya hazırdı. Evi o zamanın alafrangalığına özenilerek dekor edilmiş; hizmetlileriyle,eşyasıyla ve kendi giyimiyle özentili birisi. Menfaatine düşkün. Dinle hiçbir alışverişi olmayan bir adam. BAYRAM AĞA: Selim Paşa’nın bahçıvanı. Rumelili. Kendine ve yetiştiği ortama has kural ve prensipleri var. Otoriter. BEHİRE HANIM: Safvet Bey’in kız kardeşinin kızı. Mürebbiyelerle büyütülen kibar kızlara kendi kültürleri,kendi klasiklerinin de öğretildiği devirde yetişmiş. Kocası sadece Avrupa’da yapmış olduğu için kendi kızlarını Fransız mürebbiyeler elinde yetiştirmiş; Avrupa’dan gelen her şeyi gökten inmiş bir emir kabul eden biriydi. Hayatları serbest ve mesut olsa da Behire Hanım ananelere bağlı; bundan dolayı da dayısının yanına sık geliyor. ARİF: Safvet Bey’in yetim yeğeni. Safvet Bey tarafından büyütülmüş ve onunla birlikte kalıyor. Nejat Bey’den sonra en iyi Türk piyanist. Tembel olduğu için ve müzikten para kazanılması adet olmadığından çalışmıyor; canı istediği zaman Robert Koleji’ne kaydoluyor,bir müddet devam edip çıkıyor. MUAVİN RANA BEY: Selim Paşa’nın yardımcısı. GÖZPATLATAN MUZAFFER: Tehlikeli,siyasi sanıkları sorgulamayla memur. Görünüş olarak eski pehlivanlara benziyor. Yardımsever,vazifesini yerine getiren bir adam imajı var. 1908 ihtilalinden sonra ise Meşrutiyet hatibi olur. MİSİS HOPKİNS: Robert Koleji’nin İngilizce hocasının madamı. Kanarya’nın arkadaşı; ondan hayatı hakkında pek çok şeyi öğreniyor. EBE ZEHRA HANIM: Mahallenin ebesi. KAHYA ŞÜKRİYE HANIM: Sabiha Hanım’ın kahyası. Konaktaki her şeyi hanımına haber veren, kendisine verilen görevleri yapan biri. UŞAK ŞEVKET AĞA: Selim Paşa’nın uşağı. On beş yıldır Paşa’ya hizmet ediyor. Sinekli Bakkal’ın iç işlerini ezbere biliyor. ESKİCİ FEHMİ EFENDİ: Sinekli Bakkal’ın umumi ve içtimai hayatına,her vesileyle karışan; ihtiyar heyetinin hatırı sayılır azalarından. Osman’a da yakınlık gösteren komşulardan. Mahallenin muhafazakar kısmını idare ediyor. BEKÇİ RAMAZAN AĞA: Sinekli Bakkal bekçisi. DOKTOR KASIM: Dahiliyeci. Türk tıbbına Alman fennini,biraz da katılığını getiren meşhur simalardan. Rabia’nın doktorlarından. Hastaların dimağlarına etki ederek tedavi etme fikrini İstanbul’da yayan ilk doktor olarak geçiyor. Çoluk çocuğu olmadığı için biraz daha sert yaklaştığı belirtiliyor. DOKTOR SALİM: Jinekolog. Türk tıbbına Alman fennini ve katılığını sokan diğer meşhur sima. Rabia’nın doktoru. İlk sezeryan uygulayacağı hastası olduğu için Rabia ile çok ilgilenir. Daha yumuşak tabiatlı. İKBAL HANIM: İkinci Mabeyinci Safvet Beyin süt ninesi ve yalının hanımı. İhtiyar,kendine göre bir sevimliliği olan,Çerkes asıllı. Elli beş senedir İstanbul’da olmasına rağmen Türkçe’yi tam öğrenememiş. Şiddetli taassupla dindar; fakat bu dindarlığının içi dolu değil. Vehbi Dede’ye ve Rabia’ya hürmeti çok. Çileli bir gençliği var; bunu daha sonra Rabia ile paylaşıyor. ELENİ: Osman’ın aşçısı. BAKKAL MUSTAFA EFENDİ: İstanbul Bakkaliyesi’nin sahibi,Tevfik’in dayısı. Tiryaki bir mahalle bakkalı. MİHRİ: Selim Paşa’nın kızı. Halide Edip,üslupçu değildir. Cümle yapısı çoğunlukla eleştirilmiştir. Kendisiyle yapılan röportajlarda da yazı yazmayı bir gaye için değil,”yazmak için” sevmekte olduğunu ve çoğunlukla yazdığını bitmiş kabul etmekte çok az düzeltmekte olduğunu belirtmiştir. Eleştiri almasına rağmen,bence samimi ve kolay sürükleyen ve yer yer heyecanlandıran bir üslubu vardır. Bunun sebebi de herhalde çoğunlukla hayatını ve düşüncelerini aksettirmesi olmalıdır
__________________
WWW.KOOLPA.COM |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
KooooLpa
![]() Üyelik tarihi: Dec 2006
Mesajlar: 1,090
Tecrübe Puanı: 4
![]() |
YABAN Romanin Kisa Tanitimi Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoglu’ nun en taninmis romanidir.Romanda, Ahmet Celal adindaki bir karakterin bir köyde yasadiklarindan ve yasadiklari sonucunda Türk köylüsü hakkinda edindigi izlenimlerden bahsedilir.Roman bir ani kitabindan yola çikilarak ve bu kitaptan alintilar yapilarak yazilmistir.Romanda, Milli Mücadele Dönemi’nde köylü ile aydin arasindaki kopukluk ve fark anlatilir. Kitap Hakkinda Bilgiler Yazar adi: Yakup Kadri Karaosmanoglu Kitap adi: Yaban Yayinevi:Iletisim Yayinlari Yayimlandigi il:Istanbul Baski numarasi: Otuz sekiz Sayfa sayisi:Iki yüz yirmi bir Türü: Roman Roman, ilk defa 1932’ de basilmistir.O tarihten beri 43 baski yapmistir. Kapak resmi Ferit Erkman’ a aittir. Roman, 1942 yilinda Cumhuriyet Halk Partisi’ nin yarismasinda ikinci olmustur. Yakup Kadri Karaosmanoglu’ nun Hayati ve Edebi Kisiligi Yirminci yüzyil edebiyatinin büyük romancisi 27 Mart 1889’ da Kahire’ de dogdu. Ortaokul ikinci sinifa kadar Manisa’da okudu.1903’te Izmir Lisesi’ne girdi.Sonra ailesiyle Misir’a giderek Fransiz Kolejine devam etti(1906-1908).Sonra Istanbul’a gelerek Fecr-i Ati Toplulugu’na katildi.Kurtulus Savasi yillarinda Anadolu’ya geçti.Aylik fikir dergisi “Kadro”yu çikardi.Sirasiyla Tiran,Prag,Lahey ve Bern elçiliklerinde bulundu.Emekliye ayrilinca verimli bir yazi hayatina basladi.Anadolu Ajansi Yönetim Kurulu Baskanligi görevinde bulundu(1961-1965).Yazarligini sürdürürken 13 Aralik 1974’te Ankara’da öldü. Yazar, eserlerinde Türk toplumunun, Tanzimat’tan Atatürk Türkiye’si dönemine kadar olan yasantisini anlatan hikaye,makale ve romanlar yazmistir.Anlatiminda kendine özgüdür.Yapitlarinda genellikle toplumun sorunlari üzerine egilir.Anadolucu,Atatürkçü,Devletçi ve laik bir dünya görüsü vardir.Romanlarinda genellikle iç dünyalari zengin,kötümser,törelere bagli karakterler vardir. Yazarin Diger Eserleri ROMANLARI: Kiralik Konak(1922), Nur Baba(1922),Hüküm Gecesi(1927),Sodom ve Gomore(1928),Yaban(1932),Ankara(1934),Bir Sürgün(1937),Panorama(1954) HIKAYELERI: Bir Serencam(1913),Rahmet(1922),Milli Savas Hikayeleri(1947) ÇESITLI MAKALELERI: Izmir’den Bursa’ya(H.Edip, F.Rifki, M.Asim ile,1922), Kadinlik ve Kadinlarimiz(1923), Seçme Yazilar(1928), Ergenekon(2 cilt,1929) OYUNLARI: Nirvana(1909), Veda(1909), Saganak(1929), Magara(1934) MENSUR SIIRLERI: Erenlerin Bagindan(1922), Okun Ucundan(1940) “YABAN” ROMANININ ÖZETI Romanda ana konu,bir Türk aydininin Kurtulus Savasi dönemindeki köy gerçegiyle karsi karsiya gelmesidir. Romanin kahramani Ahmet Celal’dir.Çanakkale’de savasta bir kolunu kaybetmis ve savastan gazi olarak kurtulmustur.Ama savas sonrasi yapayalniz kalmistir.Bunlara bir de Istanbul’un isgali eklenince, hizmet eri olan Mehmet Ali’nin köyüne gitmeye karar verir.Istanbul’un isgali sonrasinda gerçeklesen olaylari takip ederek, köylülere durumun önemini ve ciddiyetini anlatmaya çalisir.Ancak köylüler Salih aga’ya çok baglidir ve onun etkisinde kalarak Ahmet Celal’i ciddiye almazlar.Bu nedenle Ahmet Celal, köyde aradigi ilgiyi ve yakinligi bulamaz. Olaylar Ahmet Celal’in cephesinden böyle görünürken, köylüler için daha farklidir.Onlar savasin ciddiyetini anlayamamistir.Onlara göre Ahmet Celal bir yabandir.Onlarin dünyasindan uzak biridir.Zaten ilk bakista konusmasi, davranislari,giyimi, düsünceleri ve olaylara yaklasimi köylülerden çok farklidir.Örnegin her gün tras olmasi, devamli dislerini firçalamasi,geceleri kitap okumasi ve buna benzer davranislari köylülere garip gelmektedir.Bu nedenle, acilarini unutmak için geldigi bu köyde, olaylar umdugu gibi gelismemistir. Ahmet Celal bir aydin konumundadir ve ilk defa Türk köylüsüyle karsilasmistir.Ancak köyde karsilastigi manzara onu çok sasirtmistir.Öncelikle yoksulluk ve cahillik vardir.Bunlarin bir sonucu olarak da bazi insanlarin emellerine alet olmaktadirlar.Herkes Salih Aga’nin etkisindedir.Onun her dedigi yapilmaktadir.Hatta yillarca emek verdigi hizmet eri Mehmet Ali bile gelisen bazi olaylarda subayi Ahmat Celal’e degil,Salih Aga’ya inanmistir. Bütün bunlarla beraber, Ahmet Celal köyde yapayalniz da degildir.Mehmet Ali’nin annesi Zeynep Kadin ile kardesi Ismail, Ahmet Celal’in güvendigi dostlaridir. Olaylarin böyle gelismesi Ahmet Celal’i kaçinilmaz bir bunalima sürükler.Bir gün rahatlayip sikintilarini unutmak için dolasmaya çikar ve komsu köyün kizi Emine’ye asik olur.Ancak Ismail Emine’yi Ahmet Celal’in elinden alinca Ahmet Celal iyice umutsuzluga sürüklenir. Ahmet Celal,Kurtulus Savasi’nin önemini köylüye anlatmaya devam eder; ancak köylüler baskalarinin etkisindedir ve ona inanmamaya devam ederler.Bunlari bir aydin gözüyle görüp yorumlayan Ahmat Celal, aydin ile cahil arasindaki uçurumu farkeder.Anadolu halkinin asirlar boyunca ne kadar ihmal edildigini kendi gözleriyle görür.Tabii bütün gözlemlerini ani defterine yazmayi da ihmal etmez. Köyde bu olaylar olurken, Kurtulus Savasi da iyiden iyiye alevlenmis ve köylüler Ahmet Celal’in anlatmaya çalistigi gerçekleri yasamak zorunda kalmistir.Yunanlilar onlarin köyünü de basmistir.Köylüler dereye kaçarak gizlenmeye çalismistir.Ancak düsman onlari yakalar ve köy meydanina getirir.Ahmet Celal, bir anlik kargasadan yararlanip Emine’nin elini tutar ve ikisi kosmaya baslarlar.Düsman arkalarindan ates açar ve onlari yaralar.Ayrica tüm köy halki düsman tarafindan öldürülür.Köyün mezarligina kadar ancak gelirler.Orada sabaha kadar bekleyip sonra yola çikmaya karar verirler;ancak Emine’nin yarasi agirdir ve devam edemez.Ahmet Celal ani defterini Emine’ye verir ve herseyini birakarak yeni ve bilinmeyen bir hayata adim atar. Roman Karakterleri ve Özellikleri AHMET CELAL:Çanakkale’de kolunu kaybettikten sonra Mehmet Ali’nin köyüne yerlesir.Köyde yasadigi sorunlari yenmeyi basaran güçlü bir karakterdir.Aydin bir karakterdir.Köylüler onu dislamistir.Kurtulus Savasi’ni yakindan takip etmistir.Romanda karamsarligi dikkat çeker.Romanda Kurtulus Savasi’na karsi duyarli olusu dünya görüsüne bagli olarak verilir.Bireysel durum |