Zihin Geliştirme Merkezi

KOOLPA

Zihin Geliştirme Merkezi

 

Hegel & Nietzsche

 KooLpa Akademi Katagorisinde ve  Felsefe Forumunda Bulunan  Hegel & Nietzsche Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Hegelin Tarih Felsefesinde Vardığı Tarihin Sonu Çıkmazının Nietzsche'nin Ebedi Dönüş Düşüncesiyle Aşılması 19. yy'da Hegel, tinin tarihsel sürecinde özbilincin ortaya ...


Geri git   Zihin Geliştirme Merkezi > KooLpa Akademi > Felsefe

Üye ol Bloglar Yardım Üye Listesi Ajanda Forumları Okundu Kabul Et

Cevapla

 

LinkBack Seçenekler Stil
Alt 08-10-2007, 22:10   #1 (permalink)
Co-Administrator
 
KöTü KeDi ŞeRaFeTTiN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Sabahçı Kahvesi
Mesajlar: 2,456
Blog Başlıkları: 1
Tecrübe Puanı: 6 KöTü KeDi ŞeRaFeTTiN will become famous soon enough
Standart Hegel & Nietzsche


Hegelin Tarih Felsefesinde Vardığı Tarihin Sonu Çıkmazının Nietzsche'nin Ebedi Dönüş Düşüncesiyle Aşılması

19. yy'da Hegel, tinin tarihsel sürecinde özbilincin ortaya çıkışını ve bu ortaya çıkışın belli başlı uğraklarını Efendi-Köle diyalektiğiyle açıklamış, onun hemen ardından da Nietzsche, Efendi ahlâkı ile Köle ahlâkının peşpeşe gelişiyle biçimlenen kültürel süreçten söz etmiştir. Bu filozoflar efendilik ile kölelik arasındaki çatışmayı yalnızca tarihsel süreci açıklarken kullanmamış, bu çatışma tarafından belirlenen bireysel gelişim süreci ya da insanî varoluşun olgunlaşma sürecinden de söz etmişlerdir. Onlara göre efendilik ile kölelik arasında süregiden çatışma, yalnızca tarihsel süreci değil bu süreç içindeki insanı da devindirmektedir.

lan, yaratıcı ya da değer koyucu "üst-insan"dır. Demek ki Hegel'in devleti oturttuğu yere, Nietzsche etiği koymaktadır; çünkü efendi ile köle arasındaki çatışmayı, efendi ile köleyi kendinde taşıyarak aşan yurttaşın yerine, köleliğe bir anlam veren üst-insan konulmuştur.
Hegel ile Nietzsche'nin tarihsel sürece ilişkin neredeyse birbirine karşıt düşünceleri, onların bilgi görüşlerinde de ifadesini bulmuştur. Hegel'e göre efendilik ile kölelik arasındaki çatışmayı, onları kapsayarak aşan yurttaşın sona erdirecek olması, tinin kendi özbilincine ulaşmasıyla olanaklıdır. Bunun yolu da "mutlak bilme "dir. Mutlak bilme, tekili bütün aracılığıyla ve bütünde bilmektir; bu nedenle tekil olgulardan yola çıkarak geneli anlamaya çalışan bilimlerin aksine, tekili kendinde taşıyan genelin bilgisidir. Bu bakımdan mutlak bilme söz konusu olduğunda varlık ile bilgi, gerçeklik ile hakikat, bilen ile bilinen, bilgi ile bilme arasındaki fark ortadan kalkmaktadır. Çünkü, tin tarihsel olduğu için, kendisini de yalnızca gerçekleştirirken kavrayabilmektedir. Tin kendini bir takım uğraklardan geçerek gerçekleştirdiği için, bütünün ya da sürecin bilgisini de bu uğrakların bilincine vararak elde edebilir. Tinin kendi bilincine varmak amacıyla gerçekleştirdiği bu tarihsel hareket, diyalektik bir ilkeye göre ilerleyen zorunlu bir süreçtir. Bu sürecin bilgisine ulaşma yöntemi de diyalektiktir. Çünkü "gerçek olanı akla uygun, akla uygun olanı da gerçek" olarak belirleyen Hegel'e göre oluşun ve bu oluşu bilmenin yasası aynıdır. Oysa Nietzsche'ye göre, bilme yalnızca bir bakış açısından olanaklıdır; bütünü mutlak biçimde kavrayan bir bakışsa olanaksızdır: Her bilme ancak bir perspektiften olabilir; perspektifler çıkartıldığında geriye bir dünya da kalmamaktadır. Demek ki verili bir dünyayı "aslına uygun biçimde temsil etmek" değil, "yeni bir dünya yaratmak" söz konusudur. Böylece Hegel'in "mutlak bilme"yi sağladığı için en yetkin etkinlik olarak sanat ile dinin sentezi olan- felsefeyi koyduğu yere, "olabildiğince en geniş perspektiften kavrama" olanağı sağlayan sanatı yerleştirmiştir Nietzsche. Bu değişiklik, hakikatin ancak bir "yeniden yaratım" olarak haklı çıkarılabileceğini savlayan "yeni" görüşün bir uzantısıdır.

Hegel'de Efendi-Köle Diyalektiği

Kendine gelesiye zamandışı kabul edimiş olan "töz"ü -bu da ide'dir- farklı bir düşünceyle ele alarak onun tarihselliğini vurgulayan Hegel, felsefeyi de tarihi kavrayan özbilinç ya da insanın kendini gerçekleştirmesinin bilinci olarak belirlemiştir. İnsan tarihi yaratırken kendini de yarattığı için Hegel'in Phanemologie des Geistes'te yapmış olduğu varlık incelemesi, insanın kendini var etme sürecinin de fenomolojık olarak incelenmesidir. Mutlak bilme, idenin tarihsel süreç içinde kendini gerçekleştirmesini kavrayan insanın, kendi hakkındaki bilincidir. Efendi ile köle arasındaki ilişkiyi temel toplumsal ilişki olarak gören Hegel, bu bilincin koşulunu da efendi ile köle arasındaki çatışmanın aşılmasına bağlamıştır.

Hegel'e göre insan bir özbilinçtir ve özbilinç ancak bir başka özbilinç için var olduğu ölçüde vardır (Hegel, 1996:146). Bu durumda, efendi ile köle arasındaki çatışma süreci, insanın diğer bilinçlerle ilişkiye girerek kendi bilincine ulaşma sürecidir. İnsanın kendine ve bütüne ilişkin özbilincinin koşulu da "isteme"dir. Kojeve, Hegel'in özbilincin koşulunu isteme olarak belirleyişini büyük bir değişiklik olarak görmüştür. İnsan artık düşüncesi, aklı ya da anlayış gücüyle, yani bilen öznenin bilgisel ya da seyredici edimiyle belirlenmemektedir. Çünkü bu tarz bilmelerin kendine dönme özelliği yoktur; bu yüzden özbilinci ve özgürlüğü sağlayamazlar (Kojeve, 2001: 9). Oysa istemenin bilinci kendine döndüren bir özelliği vardır. Bu geri dönme işleminin gerçekleşmesi için istemenin bir başka bilince yönelmesi gerekmektedir, doğal bir nesneye değil. Çünkü isteme, yöneldiği şeyin doğasına sahip olmaktadır; örneğin doğaya yöneldiğinde, insan kendisinin de doğal bir varlık olduğunun bilincine ulaşabilir ancak. Üstelik bu bilinç, onu nesneye bağımlı kılar. Demek ki bilincin özgürleşmesinin yolu, istemenin başka bir istemeye yönelmesinden geçmektedir. Başka bir istemeye yönelen istemenin istediği, başka bir insanın istemesidir; yani, "istenilmeyi istemek", "kabul edilmeyi istemek"tir (Kojeve, 2001: 81-83). Böyle bir istemenin ortaya çıkartacağı durum ise "savaş"tır. İki özbilinç arasında çıkacak olan savaş, efendi ile köleyi doğuracak ve onların "yurttaş"la sentezlenerek aşılmasına kadar devam edecektir.
Hegel'e göre iki özbilinç arasındaki çatışmanın sonucunu belirleyen, isteme¬nin ikili yapısıdır: "Başkası tarafından tanınmayı isteme" ve "yaşamayı isteme". Hegel bunları "ötekinin payına düşen edim" ve "kendi payına düşen edim" olarak belirler: "Edim ötekinin edimi olduğu sürece, taraflardan biri ötekinin ölümünü gözetir. Ancak burada kendi adına edimde bulunma olmak üzere ikinci tür bir edim de vardır: Bu da kendi hayatını tehlikeye atmayı içerir. Bu nedenle kendinin bilincindeki iki bireyin ilişkisi, kendilerini ve birbirlerini bir ölüm-kalım mücadelesiyle kanıtlayan bir ilişkidir. Bu mücadeleye girmek zorundadırlar, çünkü her biri, hem kendi hem de öteki adına, varlıklarından eminliklerini kendileri için bir hakikat seviyesine yükseltmek zorundadırlar. Özgürlük de hayatını tehlikeye atmakla kazanılabilir ancak" (Hegel, 1996: 148-149). Bu edimlerden yaşamayı istemenin özünde hayvansal olmasına karşılık, yaşamı bir başka değer uğruna, yani başka bir isteme tarafından kabul edilme uğruna yitirmeyi göze alan isteme, insansal istemedir. Her iki durumda da isteme olumsuzlayıcı bir edimdir: Hayvansal olduğunda, olumsuzlanan ya da dönüşüme uğratılan doğadır; insansal olduğundaysa, ötekinin istemesidir. Böylece iki özbilinç arasındaki savaş, taraflardan birinin ölümü göze alamayıp ötekinin değerini kabul ederek başlangıçtaki amacını terk etmesiyle sonuçlanır. Bu, efendilik ile köleliğin doğuşudur. Köle biyolojik varoluşa boyun eğen, efendiyse onu aşmayı seçendir. Savaşan taraflardan birinin başlangıçtaki amacını terk etmesi ise zorunludur. Çünkü hayat, bilincin doğal ortamı; ölümse bilincin doğal olumsuzlanmasıdır (Hegel, 1996: 149). Taraflardan birinin geri çekilmemesi, savaşanlardan birinin ölmesiyle sonuçlanacak, bu da başkası tarafından tanınma kavramına aykırı bir duruma yol açacaktır. Başlangıçtaki amacını terk ederek efendinin buyruğu altına giren köle, bundan böyle doğal dünyayı dönüştürecek, bunu da kendisi için değil, efendisi için yapacaktır.

Efendi-köle ilişkisinden önce doğal halleriyle var olan iki insan, bu ilişkiyle birlikte kendilerine benzer bir ötekinin olduğunun farkına varırlar. Bunun bilinçteki yansımasıysa saf bütünlük olan şeyin parçalanması, yani ben ve ben-olmayan ayrımının ortaya çıkmasıdır. Böylece efendi ile köle, bilincin iki karşıt şekli olarak ortaya çıkmış olmaktadır. "Bu iki karşıt şekilden birisi, temel doğası kendi-için-var olmak olan bağımsız bilinç, diğeri ise temel doğası yalnızca yaşamak ya da bir başka¬sı için var olmak olan bağımlı bilinçtir. İlki efendi, berikiyse köledir" (Hegel, 1996: 150). Efendi, köleyle girdiği savaştan önce doğaya bağımlıdır. Ancak savaştan son¬ra, yani kendini köleye kabul ettirdikten sonra, kendisiyle doğa arasına köleyi koyacaktır. Böylece efendi köleyle ilişkisinde bir araca, bir dolayıma sahip olmaktadır. Köle çalışarak doğayı dönüştürecek ve onu efendisinin tüketimi için hazırlayacaktır. Böyle bir durumda efendi doğaya bağımlı olmaktan köle aracılığıyla kurtulmuş olmaktadır. Efendi doğayla dolayım yoluyla -köle aracılığıyla- ilişki kurduğu gibi, köleyle de dolayım yoluyla -nesne aracılığıyla- ilişki kurmaktadır. Bu durum efendiyi bir özbilinç olma yolunda daha ilerideymiş gibi göstermektedir. Çünkü doğayı kendisi için dönüştürsün diye kullandığı köle, hâlâ doğal, yani dolayımsız bir varlıktır. Ancak "başkası tarafından tanınma" kavramı biraz yakından incelendiğinde, insanlar arasındaki ilk ilişkinin bu kavramı tam olarak sağlayamadığı görülecektir. Çünkü bu ilişkide tanınma tek yönlüdür; bu bakımdan eksiktir. Kendisinin bir özbilinç olduğu yolundaki duygusunu hakikate dönüştürmeye çalışan efendi, bunu köle dolayımıyla yapmak istemektedir; ancak köle bir özbilinç değil, bir nesnedir. Bir köle tarafından bilinip tanınan efendi, kendine ilişkin duygusunu hakikate dönüştürememektedir. Onun, kendisi gibi olan bir özbilinç tarafından tanınmaya ihtiyacı vardır. Bu ise olanaksızdır. Çünkü iki efendi arasındaki savaş, taraflardan birinin ölümüyle ya da köleliğiyle sonuçlanacak, bu durumda savaşı kazanan yine bir özbilinç tarafından tanınmış olmayacaktır (Kojeve, 2001: 97). Bu olanaksızlık efendinin trajik yazgısıdır. Demek ki efendi-köle ilişkisiyle birlikte bilincin iki karşıt şekli olarak var olan efendi ile köle (ben ile ben-olmayan) arasındaki karşıtlığı kendinde taşıyarak aşacak olan bilinç edimi köleninkidir. "Bağımsız bilincin hakikati, köle bilincidir. Bu durum, daha baştan kendi-dışmda ve kendisi-için olan bilincin hakikati olarak ortaya çıkmamıştır. Ancak nasıl efendilik, asıl doğasının olmak istediği şeyin tam tersini ortaya koymuşsa, aynı şekilde kendi tamamlanmışlığrndaki kölelik de, dolayımsız olarak olduğu şeyin tam tersine dönüşecektir; o, kendi içine çekilmeye zorlanmış bilinç olarak, kendi içine çekilecek ve gerçek bir bağımsız bilinç haline gelecektir" (Hegel, 1996: 152).
Hegel kölenin kendine ilişkin bilincini nasıl hakikate dönüştürdüğünü "korku" ve "çalışma" kavramları aracılığıyla açıklar. Bu kavramlar, tıpkı efendinin özünü "savaş" kavramının oluşturduğu gibi, kölenin özüne aittirler. Korku, kölenin efendiye boyun eğmesine ve onun hizmetinde çalışmasına neden olmuştur. "Bu bilinç [köle bilinci] şu veya bu şeyden, şu veya bu bakımdan korkmamıştır; bütün varlığını korku kaplamıştır onun. Çünkü mutlak efendi olan ölüm korkusunu hissetmiştir. Bu deneyim sırasında içsel olarak çözülmüştür; korku iliklerine işlemiş, sabit olan her şey temellerine kadar sarsılmıştır. Bu saf evrensel hareket, var olan her şeyin mutlak anlamda yok olması, ben-bilincinin yalın doğasıdır; mutlak olumsuzluktur" (Hegel, 1996: 153). Kölenin bu mutlak olumsuzluğu aşmasını sağlayan da çalışmadır. "Çalışmasıyla köle, her bir tek uğrakta doğal varoluşa olan bağımlılığından kurtarır kendisini" (Hegel, 1996: 153). Köle doğal varoluştan onun üzerinde çalışarak kurtulur. Kölenin efendiye karşı korkusu, onun bilgeliğin de başlangıcıdır; köle doğayı dönüştürdüğü çalışma aracılığıyla özbilincine ve özgürlüğüne kavuşacaktır. Başka bir ifadeyle köle, dış dünyayla kendisi arasındaki farklılığı ölüm gibi bir duyguyla değil, onu dönüştürerek nesnel bir düzlemde kavrayacaktır.

Hegel'e göre efendi-köle ilişkisinde özgürleşecek olanın köle olmasının nedeni, efendinin nesne üzerinde köle dolayımıyla sağladığı doyumun kalıcılık ve nes¬nellik özelliğine sahip olmayışıdır. Efendi nesneyi tüketerek doyuma ulaşmaktadır ulaşmasına, ancak bu doyum kalıcı olmadığı için yerini kısa sürede can sıkıntısına bırakmakta ve efendinin mutsuz olmasına yol açmaktadır. Oysa çalışma kontrol altına alınmış istektir ve gelip geçicilikten kurtulmuştur. Köle çalışarak nesneye biçim vermektedir. Kölenin sağladığı doyum, nesnenin biçimi aracılığıyla kalıcılık kazanmaktadır (Hegel, 1996: 153). Dahası köle, çalışma aracılığıyla doğayı dönüştürürken kendisini de dönüştürmektedir. Efendiyle girdiği savaşta kendi iç doğasını yenemeyen köle, çalışma aracılığıyla dış doğayı yenmiştir; kendisinin kendinde-varlık olan doğadan farklı olduğunun bilincine varmıştır. Efendi ise başlangıçta biyolojik varlığını aşmayı başarmışsa da, kendi isteklerini köle dolayımıyla doyurmayı seçtiği için başka bir biyolojik varlığın kölesi olmuştur.

Hegel'e göre çalışmanın özgürleştirici yanı, bir başka insanın isteklerini doyurmaya yönelik olmasıdır. İnsanın kendi isteklerini gidermeye yönelik çalışmasıysa, doğayla bütünleşmeye varacaktır. Doğayı bir iç eğilime göre değil de bir düşünceye göre dönüştürmek, doğanın bir insan dünyası haline gelmesini, insanın da bir özbilinç olmasını sağlayacaktır. Başka bir deyişle bu süreç, kölenin özgürlüğünün bilincine ulaşmasına varacaktır. Ancak bilincine ulaşılan özgürlüğün gerçek kılınması da gerekmektedir. Özgürlüğün gerçekleşmesi, kölenin efendiyi olumsuzlamasıyla olanaklıdır. Bu da bir takım uğraklardan geçerek ulaşılabilecek bir durumdur. Köle özgürlük hakkında sahip olduğu soyut kavrayışını, efendiye karşı eyleme geçerek toplumsal düzlemde gerçekleştirecektir. Hegel'e göre bu süreç ilkin düşünce düzleminde bir takım dünya görüşleri olarak kendini gösterecektir. Stoacılık, Septisizm ve Hıristiyanlık bu açıdan kavranabilecek üç dünya görüşüdür (aynı zamanda bilinçlenmenin üç evresidir). Köle özgürlüğünü bu üç dünya görüşünden geçerek gerçekleştirecektir (Hegel, 1996: 15).

Stoacılık kölenin kendi iç özgürlüğüne duyduğu inancı temele alan ve onun insan için yeterince doyurucu ve anlamlı olduğunu kanıtlamaya çalışan bir dünya görüşüdür (Hegel, 1996: 155). İnsan ister köle olsun ister efendi, özgürlük idesine sahipse özgürdür; özgürlüğün toplumsal düzlemde gerçekleştirilmesi gerekmez. Başka bir ifadeyle, insan kendini doğaya bağımlı kılan isteklerinden düşünce yoluyla kurtulduğunda özgür olur. Hegel'e göre, bu özgürlüğün kavramıdır; öznel bilincidir. Bu dünya görüşünde, özgürlük henüz gerçekleştirilmiş değildir. Bu yüzden insan bu dünya görüşüyle doyuma ulaşamayacak, doyumsuzluk, yerini sıkıntıya bırakacaktır.

Septisizm ise stoik idealin gerçekleşmesidir. Septik insan stoik insanın iç doğayı olumsuzlama eylemini, dış doğayı da olumsuzlayarak tamamlar (Hegel, 1996: 159). İç ya da dış doğa değil, yalnızca "ben" vardır. Hegel'e göre, bu dünya görüşü de özgürlüğün gerçekleşmesini sağlayamaz. Çünkü dış doğa olumsuzlamnca, onun eylemle dönüştürülmesi yoluyla özgürlüğü sağlama olanağı da engellenmiş olmaktadır. Tutarlı septiğin varacağı nokta ölümdür; ölümü göze alamayansa "mutsuz bilinç" olur.

Hıristiyanlık ise ölümü göze alamayan septik insanın geliştireceği yeni dünya görüşüdür (Hegel, 1996: 163). Stoik ve septik dünya görüşlerinin sentezi olan Hıristiyanlık, insanın içinde bulunduğu çelişkiyi yadsımayacak, ancak çözümü öte-dünya'ya havale edecektir. Hıristiyan, bu dünyada güçsüzdür; ama öte dünyada efendiyle aynı konumdadır. Çünkü bu dünyanın efendi ve köleleri, tek efendi olan Tanrı karşısında kölelik bakımından eşittirler. Özgürlük öte dünyada ulaşılabilir bir şey olduğundan, bu dünyada savaşmak için hiçbir neden yoktur.
Hegel'e göre, özgürlük bu üç dünya görüşünün ardından gerçekleşebilir. Özgürlüğün gerçekleşmesinin yolu, toplumsal özgürlüğün sağlanmasından geçer; bunun yolu da Hıristiyanlığı olumsuzlamaktan. Hıristiyanlığın olumsuzlanması, dinin de olumsuzlanmasıdır; daha doğrusu sanat ile dinin felsefe ya da mutlak bilme yoluyla aşılmasıdır. İnsanın tamlığa ulaşmak için öte dünya düşüncesini bir yana bıraması gerekmektedir ilkin. Ancak onun yalnızca öte-dünyadaki efendiyi yadsıması yetmez, bu dünyadaki efendiye de boyun eğmemelidir. Böylelikle kendini Tanrı Devletinde gerçekleştirmek isteyen insanın yerini, bu dünyadaki devlette gerçekleştirmek isteyen insan almaktadır. Köle, devletin bir yurttaşı olmakla özbilincine ve özgürlüğüne ulaşacaktır. Devlet tümelliktir. Bu tümellik bütün tikeller tarafından bilinip tanındığında, tikeller de tümel olarak bilinip tanınmış olacaklardır.

Hegel'e göre, kölenin hem bu dünyadaki hem de öte dünyadaki efendiye başkaldırarak başlattığı bireyselleşme sürecini, bireyselleşme yolunu açarak geliştiren kişi Napoleon'dur. Fakat kendisi bu tarihsel süreci kavrayarak tamamına erdirecektir. Tarihsel sürecin sonunda elde edilecek olan "mutlak bilim" ya da bununla aynı şey olan "mutlak bilme"dir. Mutlak bilme, akış içindeki tarihsel süreci, akışı boyunca kavramaktır; varlığı zamansal-mekansal varoluşunun tamamlanmış bütünselliği içinde açığa vurmaktır (Kojeve, 2001: 38). Hegel bu süreci kendinin bilincine ulaşarak kavrar. Bu bakımdan mutlak bilme, kendisinin bilincinde olan bilmedir. Bu bilince de öteki üzerinden dolaşarak ulaşır. "Bu yeni bilgi biçimine, 'kendinin bilgisi'ne, bu bilginin geldiği yerle, yani bir 'ötekinin bilgisi'yle ilişki içinde baktığımızda, söz konusu ötekinin ortadan kalktığını, ama aynı zamanda bilme uğraklarının korunduğunu görürüz; kayıp bu bilgide içerilir, o uğraklar örtük olarak, 'kendilerinde' oldukları halleriyle burada, bu bilgide mevcutturlar. Anlamın varlığı, algı tekilliği ile bunun karşıtı olan evrenselliği, tıpkı anlama yetisinin boş iç alanı gibi, artık tözsel öğeler olarak değil özbilincin uğrakları olarak mevcutturlar. [....] Ama gerçekte öz-bilinç, duyu ve algı dünyasına ait yalın varlıktan hareketle kendi üzerine düşünmedir ve ötekinden dolaşarak geri dönmedir" (Hegel, 1996: 138).
__________________
Başkasının keyfine göre yaşamak sefalettir!
KöTü KeDi ŞeRaFeTTiN isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usStumble this Post!Reddit!Google Bookmark this Post!Live Bookmark this Post!Propeller this post!
Alıntı ile Cevapla

Sponsor Linkler
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)

 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Friedrich Wilhelm Nietzsche 90 Dakikada NIETZSCHE Crystal Heart Felsefe 0 23-05-2007 09:41


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:46 .


Powered by vBulletin® Version 3.7.4
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.2.0

Gizlilik Politikası | KooLpa üyeleri onay gerektirmeksizin mesaj yazabilmektedir. KooLpa' da yasalara aykırı unsurlar bulursanız buraya yazınız. En kısa zamanda gereği yapılacaktır.


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206