KooLpa Akademi Katagorisinde ve Felsefe Forumunda Bulunan Fizik - Galileo ve Newton Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Galileo Galilei (1564-1642) ve Isaac Newton'u (1642-1727) matematik - deneysel doğa bilimlerinin temsilcileri olarak görmek tabiîdir. Çalışmalarında Aristo geleneğiyle çatışma ...
|
|||||||
| Üye ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
#1 (permalink) |
|
Moderator
![]() Üyelik tarihi: Jan 2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 696
Tecrübe Puanı: 3
![]() |
Galileo Galilei (1564-1642) ve Isaac Newton'u (1642-1727) matematik - deneysel doğa bilimlerinin temsilcileri olarak görmek tabiîdir. Çalışmalarında Aristo geleneğiyle çatışma halinde olarak yeni fizik şekillenmeye başladı. Maddi parçacıklar, mekanik nedensel açıklamalar gibi kavramlar ve hipotetik - tümdengelimli metoddan zaten bahsettik; tümü birden bu yeni deneysel, matematik olarak formüle edilen doğa bilimine girmiş oldu. Hayatı: Galileo Galilei, I564'te Pisa'da doğdu. Newton'un doğduğu yıl olan 1642'de öldü. Galileo; tıp, doğa bilimi ve matematik okudu. Beşerî bilimlere de sıkı ilgisi vardı, Yunan ve Latin edebiyatını iyi bilirdi. 1589 yılında 25 yaşında- bir tek üniversite derecesi almadan Pisa 'da matematik profesörü olmuştu. İki yıl sonra Padova'da itibarlı bir profesörlüğe atandı. Eşzamanlı olarak beşeri ilgilerini geliştirdi. Örnek olarak, Dante'nin ilahi Komedyasındaki cehennemin yerinde dersler verdi ve edebî konularda pek çok makale yazdı. Aynı zamanda Platonik kalıpta bir diyalog ustasıydı. Başlıca eserleri arasında Yıldızlardan Haberci (Messenges from the Stars) (1632), İki Büyük Dünya Sistemi üzerine Diyalog (Dialogue about The Two Majör World Systems) (1632) ve İki Yeni Bilim üzerine Diyalog (Dialogue about Two New Sciences) (1638) gelir. YENİ KEŞİFLER 1609'da Galileo Hollanda'daki yeni bir keşfin haberini aldı. Bir mercek öğütücüsü lensleri monte etmiş ve ilk teleskopu yapmıştı. Bu haberin kendini teşvik ettiği Galileo kendi teleskopunu yaptı. Mucidi olmamakla beraber teleskopu ve bu suretle kazandığı bilgiyi dünya merkezli ve güneş merkezli teoriler tartışmasında kullanan ilk kişi oldu. Tesadüfi gözlemler ve keşifler yapmak yeterli değildir; bu keşiflerin ne anlama geldiğini kavramalı ve teorik implikasyonlarınıda bulmalıyız. Bu Galileo'nun gücüydü. Yeni teleskopuyla Galileo pek çok ilginç keşif yaptı: Ayda dağlar ve vadiler I gözlemledi. Sonuç olarak, ay önceleri inanıldığı gibi kusursuz bir küre değildi. Fizik olarak, ay aşikâr bir biçimde Dünyaya benziyordu. Galileo ayrıca Venüs geninin ayınkine benzer evreleri olduğunu keşfetti ve Jüpiter’i yörüngeleyen dörtten az olmamak kaydıyla uydular gördü. Güneşin yüzeyinde kara lekeler (güneş lekeleri) ve "meşaleler" de gördü. Tüm bu gözlemler Aristo/Ptolemy geleneğine karşı ve Kopernikus/Galileo çizgisinden yana argümanlar olarak yorumlanabilir. Aristo-Ptolemy geleneği gökyüzündeki, supralunar dünyadaki ("ayın üzerindeki dünya"), her şeyin kusursuz olduğunu varsaymıştı. Galileo'nun gözlemleri gösterdi ki ne ay ne de güneş kusursuz bir yüzeye ya da kusursuz bir küre şekline sahipti. Buna göre Ptolemy yanılmıştı! Venüs’ün evreleri olduğu bilgisi gezegenin dünya merkezli teorinin iddia ettiği gibi dünyanın etrafında değil de güneşin etrafında döndüğünü öneriyordu. Dünya merkezli sistemde Dünyanın eşsiz bir konumu vardır. Dünya - ay adındaki bir uydusu olan yegane gök cismi olarak düşünülüyordu. Ayın Dünyanın etrafında döndüğünü bildiğimize göre diğer göksel cisimlerin de aynısını yaptığına inanmamız için makul gerekçemiz var demektir. Bundan dolayı Jüpiterin uydularının keşfi dünya merkezli argümanı zayıflattı. Aynı şekilde, Galileo bir duruma bağlı kanıtlar zinciri oluşturdu ve dünya merkezli teoriyi yavaş yavaş yıktı. En önemli keşifleri kısa yazısı Yıldızlardan Haberci (1610) ile yayınladı. Galileo'nun en iyi gözlemler ve en iyi argümanlarla ortaya çıktığı ve muhaliflerinin sadece yeni astronomiye mantık dışı bir tepkiyi temsil ettikleri sıklıkla söylenmiştir. Anlaşmazlığın bu yorumu savunulur değildir ve tarih dışıdır. On yedinci yüzyılın başında iyi argümanlar oldukça eşit bir biçimde dağılmıştı. Zamanın en büyük geleneksel astronomu Tycho Brahe dünya merkezli ve güneş merkezli sistemler arasında bir uzlaşmayı savunmuştu ve başka hiçbir astronom, yıldız ve gezegenlerin hareket ve pozisyonlarına ilişkin Brahe'den daha iyi gözlemler yapmamıştı. Onun sistemi muhtemelen Copernicus'unkinden daha iyi tahminler sunmuştu. Bununla birlikte, Kopernik astronomisinin en büyük problemi temel hipotezlerinin günlük deneyimimize çok zayıf bir biçimde tekabül ediyor görünmesiydi. Dünyanın hareket halinde olduğunu algılayamayız; güneş merkezli hipotez duyusal deneyimimizle anında desteklenmiyor. Eğer Dünya sadece kendi ekseni etrafında batıdan doğuya büyük hızla dönmüyor, fakat aynı zamanda güneşin de etrafında dev bir yörüngede dolanıyorsa bu hareketi günlük yaşamımızda fark etmeliyiz. Gel gör ki, hakikatte hiçbir şeyi fark etmiyoruz! Eğer Kopernik hipotezi doğru olsaydı, mesela, Dünyanın yüzeyinde dönen bir değirmen taşından dökülen su gibi hareket halinde nesneler beklemeliydik. Dahası rüzgarın daima batıya esmesini, bulutların daima batı yönünde ilerlemesini beklemeliydik. Şükür ki durum böyle değil. Kopernik teorisi öyle görünüyordu ki, güllelerin batı yönüne doğudan daha ileri gidecek şekilde atılabileceği anlamına geliyordu. Elbette bu da doğru değil. Eğer Dünya dönüyorsa, neden yüksek bir kuleden bırakılan taş dümdüz aşağı düşsün? Neden rotası arkaya doğru eğimlenmesin (Dünyanın hareket yönünün ileri doğru tanımlandığı kabul edilirse)? Newton'a kadar bu olguların yeterli bir açıklaması mümkün olmadı. 17. yüzyılın başında bu örnekler güneş merkezli teoriye karşı argümanlar sağladı. Bu tür örnekler açık bir biçimde Kopernik hipotezini çürütür. Sonuç olarak, Aristo'ya ve dünya merkezli duruşa bağlılık, tamamen mantık dışı değildi. Galileo'nun bizatihi kendisi şüphe içinde olmalıydı. Güneş merkezli sistemi halk önünde savunduğunda elli yaşından fazlaydı. O'nun Güneş merkezli duruşu kavrayışı, kusursuz değildi. Kopernikus gibi, gezegenlerin güneş etrafında kusursuz daireler çizdiğini savunuyordu. Daire hipotezi geleneksel bir görüştür. Dünya merkezli astronominin taraftarları gezegenlerin dairesel yörüngeleri olduğuna da inanıyorlardı. Galileo, Kepler'in çalışmasını bilmesine rağmen, güneş odaklardan biri olacak şekilde, bir gezegenin yörüngesinin elips olduğu fikrini kabul edememişti; Descartes de öyle. Bu, Galileo'ya karşı açılan davayı incelerken akılda tutulması önemli olan bir noktadır. "GALILEO OLAYI" 1615'te Galileo, teleskopunu papaya göstermek üzere Roma'ya gitti. Bu dönemde Galileo'nun; hem Cizvitler hem de Augustinciler arasında taraftarları vardı. Papa da doğrudan karşı çıkmıyordu çalışmasına. Fakat Kilise için, Kutsal Kitap temelli büyük bir itiraz vardı: En iyi kanıya göre İncil dünya merkezli sistemi onaylıyordu. Bu kesinlikle İncil'in bir yorumuydu, lakin sağlam metinsel desteği vardı ve Kilise Papazları tarafından onaylanıyordu. Örnek olarak, Yeşua kitabındaki mucizeye (10:12-13), Tanrı'nın güneşin hareketini durdurduğuna, sıklıkla atıfta bulunuldu: Rabbin Amorluları İsraillilerin karşısında bozguna uğrattığı gün; Yeşu, halkın önünde Rabbe şöyle seslendi: "Dur, ey güneş, Gibeon üzerinde, ve ay, sen de Ayyalon deresinde!" Halk, düşmanlarından öcünü alıncaya dek güneş durdu, ay da yerinde kaldı... Güneş, yaklaşık bir gün boyunca göğün ortasında durdu, batmakta acele etmedi. Kopernik teorisi bu tür metinleri nasıl açıklamalıdır? Bu tartışmanın tüm tarafları İncil'in hatadan münezzeh olduğunu varsaydı, fakat müfessirleri hataya düşmüş olabilirdi. Kilise İncil'deki pek çok ifadenin lafzi olarak yorumlanamayacağını da kabul ediyordu. Bu yüzden Kilisenin Papazları problemli pasajların alegorik ve ahlakî yorumlarını geliştirmişti. Bu Galileo'nun da kabul edebileceği bir yorum anlayışıydı, "Kutsal Kitap asla yalan söylemez ya da yanılmaz ve buyrukları mutlak ve tahrifi imkânsız biçimde doğrudur. Sadece şunu da eklemeliydim ki Kitap yanılmasa dahi bazı müfessir ve açıklayıcıları bazen çeşitli yollarla yanılabilirler. Bunlardan biri çok ciddi ve sık olabilir: Daima kendini sözlerin literal anlamıyla sınırlamayı istemek." Galileo'ya göre her şeyden önce İncil'deki kozmolojik ve astronomik ifadelerin literal anlamından sakınmalıyız. Galileo İncil'in literal mesajının dünya merkezli olduğunu biliyordu. Bunu meşhur intibak teorisiyle açıklıyordu: İncil'in dili ve formülasyonları basit ve cahil insanların ihtiyaçlarına göredir. Şaşkınlığı önlemek için dünya merkezli bakış açısına dayanmıştır. İlke olarak İncil Kopernik teorisiyle de uzlaştırılabilir. Fakat İncil astronomi ders kitabı değildir. Galileo'nun vurguladığı gibi gezegenlerin isimlerinden bile bahsetmez. Galileo İncil'in görevinin göksel cisimlerin nasıl hareket ettiğini değil, insanların cennete nasıl ulaşılacağını bildirmek olduğunu söyler. Bugün intibak teorisi çoğu Hıristiyan tarafından kabul edilmiş olsa bile Galileo'nun zamanında tartışmaya yol açan bir duruştu. Bu anlaşmazlık; neyin kime (ve nasıl) intibak ettirileceği sorusuyla da ilgiliydi. Bu suretle doğal bilimler ve İncil'in tefsiri üzerine karmaşık sorular ortaya çıktı. Galileo başlama noktası olarak bilimsel bilginin İncil'in doğru tefsiriyle asla çatışmayacağı fikrini savundu. Tanrı kendini İncil'de ve doğa kitabında gösterir; ikisinin de yazarıdır. Ve kendisiyle çelişemez. Şu halde İncil'in ve doğanın hakikatlerini uyuşturmak her zaman mümkündür Galileo'ya göre. Bu görüş Kilisenin aydın üyelerince de kabul gördü. Daha problematik olan bu intibak ve uzlaşmanın nasıl başarılacağına dair Galileo'nun fikirleriydi. Galileo'ya göre bilimsel teoriler Kitabı yorumlarken bizim araçlarımız olmalıdır. Bundan dolayı İncil'in tefsiri, tabii bilimlerle uzlaştırılmalıydı. Ve bilim adamları da buna göre ilahiyatçılardan daha iyi anlayacaklardır İncil'i. Bu görüş Katolik Kilisesi tarafından kesinlikle onaylanamazdı. Bu dini meselelerde Kilisenin otoritesinden feragat etme anlamına gelirdi. Luther ve Protestanlık bunun ne sonuç doğuracağını göstermiştir. Galileo'nun duruşunun Kilise tarafından niçin kabul edilemeyeceğini anlamak kolaydır. Bir kere bu ilahiyatçıların Kitabın tefsirine ilişkin otoritelerine dolaylı bir saldırıydı. İkinci olarak Galileo, ilahiyatçıların bilim ve din arasında çıkacak ihtilafları çözmeye yeterli olup olmadıklarını sorguladı. Üçüncü olarak Galileo; bilimin İncil'in evren görüşünün doğru yorumunu belirleyebileceği şeklindeki yorumsamacı duruşu temsil ediyordu. Çoğu insan bunu tehlikeli bir biçimde bireyci bir eğilim olarak düşündü- Protestanlığa doğru kayan bir meyil: İncil'in tefsiri bireylere bırakılmamalıdır- en azından tüm bilim adamlarına! 1615'teki Roma ziyareti Galileo tarafından bir bilimsel haçlı seferi olarak planlandı. Yeni keşiflerini göstermek ve Kopernik görüşü için bir darbe vurmak istiyordu, fakat, bir taraftan da, dinsel doktrinlere karşı olmak suçlamasından aklanmak istiyordu. Kişisel olarak Galileo'ya göre süreç başarılıydı. Suçlamalar Engizisyon tarafından kaldırıldı. Fakat Papa astronomi ve ilahiyatla ilgili tartışmalı soruları özel bir ilahiyatçılar komisyonuna havale etti. İşte problemler de , burada başladı. 24 Şubat 1616'da komisyon Kopernik sistemini oy birliğiyle felsefî ve bilimsel olarak savunulamaz ve din karşıtı buldu. Eşzamanlı olarak Engizisyon Kopernik görüşünün propagandasını yasakladı. Bu, Galileo için büyük bir mağlubiyetti. 1620'lerin sonlarına doğru her nasılsa teolojik ve siyasî durum değişti. Yeni Papa, VIII. Urban, aydın ve hoşgörülüydü. Galileo bunun yeni bir saldırı için tam zamanı olduğunu düşündü. Fakat nasıl Kopernik görüşünün lehine konuşma yasağını aşabilecekti? Platonik diyalog formunda bir kitap yazmaya karar verdi; diyalogda belirtilen fikirlerden sorumlu tutulmamak için dogmatik bir sonuç yazmayacaktı. Bu kitabın başlığı İki Büyük Dünya Sistemi hakkında Diyalog oldu. 1630'da papaya sunuldu ve 1632'de basılmak üzere izin alındı. Kitap, üç kişi arasındaki bir diyalog biçimindedir: Simplicio Ptolemy- dünya merkezli görüşü savunan bir Aristocudur, Salvatio Kopernik sisteminin bir sözcüsü ve Sagredo aydınlanma arayışındaki bir öğrencidir. Diyalog, Kopernikçiliği dolaylı bir biçimde savunuyordu. Büyük bir çalkantı yarattı ve güçlü bir teolojik tepkiyi tahrik etti. 1633 baharında Galileo Roma Engizisyon mahkemesine çıkarıldı. İşkence tehdidi altında Dünyanın hareket ettiği görüşünden vazgeçmek zorunda kaldı ve ömür boyu hapse mahkum edildi (daha sonra cezası hafifleyerek evde gözaltına çevrildi), İki Büyük Dünya Sistemi hakkında Diyalog Yasaklı Kitaplar listesine konuldu- ve bu eser, orada 1835'e kadar kaldı. Galileo'nun aldığı ceza Katolik Kilisesi için büyük bir felaketi kanıtlayacaktı zira Kiliseyi kötü gösteriyordu ve Katolik dünyasında bilimin ilerlemesi gecikti. Yaşamının sonunda Galileo'nun, Floransa yakınlarında kendi villasında yaşamasına müsaade edildi. Artık kör ve sağırdı, lakin son kitabını, 1638'de Hollanda'da basılan İki Yeni Bilim Üzerine Diyalogları, en yakın arkadaşına yazdırdı. EVRENİN ÇÖZÜLÜŞÜ VE DOĞANIN MATEMATİKLEŞMESİ Galileo, bilim tarihinde önemli bir rol oynadı. Diğer başarılarının yanı sıra düşen cisimler ve sabit hızla hareket kanunlarını buldu. Yeni deneysel metodu da "bulduğu" söylenmiştir. Ayrıca felsefe tarihinde Platonculuğun yenileyicisi olarak önemli bir yeri vardır. Bugün bu Galileo tablosu biraz değişti. Önemli bir deneyci olarak konumu sorgulandı. Hatta gözlemlerinde hileye başvurduğu ve hitabet ile kuşkulu ve güvensiz kanıtlara başvurduğu bile söylendi. Yazdıklarında bir dizi "düşünce deneyleri" sundu, ama bu onları gerçekten başardığı (ya da bunların gerçekten başarılabileceği) anlamına gelmez. Bununla birlikte şunu vurgulamak gerekir ki Galileo, gerçekten deneyler yapmış ve pratik anlamda önemli keşiflerde bulunmuştur. Fakat hem filozof, hem de fizikçi olarak amprisist olmaktan çok rasyonalistti. Tam anlamıyla Aristo fiziğinin günlük yaşam deneyimine yeni fizikten daha yakın olduğunu düşünüyordu. Fakat, Platon gibi, akıl ve matematiği duyusal deneyimimizin üzerine yerleştirmişti. Galileo'nun en önemli felsefî katkısı Aristocu evrenin "yapı bozumu" ve eski teolojik doğa görüşünün çözülüşüydü. Aristocu evren geometrik ya da Eukliedesvâri bir evrenle yer değiştirmiştir. Bu hiyerarşik ve sınırlı bir evrenin açık ve sonsuz bir evrenle yer değiştirmesi anlamına geliyordu. "Ayın altındaki dünya" ve "ayın üstündeki dünya" arasındaki eski ayrım kırılmıştı. Galileo'ya göre tüm olgular aynı ontolojik seviyededir: Aynı doğa kanunları evrenin her yerinde geçerlidir. Astronomi ve fizik aynı ilkelere dayanır. Galileo ile birlikte bütün bir dünya görüşü çöktü. Doğaya ilişkin yeni bir yaklaşım yoldaydı. Gündelik yaşamımızın doğal tavrı güçlükle "doğal" sayılabilecek metodolojik bir yaklaşımla yer değiştirdi. Takip eden kısımda Galileo'nun bakış açımızı nasıl devrimselleştirdiğine bakacağız. Aristo fiziği birçok biçimde doğanın ileri bir matematik dışı yorumuydu. İlk gözlemleri basit ve inandırıcıdır: Ağır nesnelerin "aşağı doğru" düşeceği bize "doğal" görünür. Eğer ağır bir nesne, büyük bir taş mesela, birdenbire yerden yükselse Aristo kadar şaşırırdık. Bu "gayri tabii" görünürdü. Bir kibrit çakarsak ışığın "yukarı" dönük olmasını bekleriz "aşağı" değil. Aristo fiziği bu tür olguları açıklar. Bu bağlantıda önemli olan her şeyin kendi doğal yeri olduğu fikridir. Her bir şey, doğasıyla uyumlu olarak, evrende kesin bir yere sahiptir. Her şey için bir yer vardır ve her şeyin kendi doğal yeri vardır. Her şey kendi yerindeyken doğa evrenle ahenk içinde görünür. Gündelik yaşamımızda kesinlikle nesneleri yerlerini hareket ettirir ve değiştirir vaziyette algılarız. Bu tür hareket ve değişimler kozmik bir düzensizliğin zorunlu bir hareket- taşı havaya fırlatmamız gibi- ya da doğal bir hareketin ifadesidir- taşın doğal yerine geri döndüğü zamanki gibi-. Doğal hareketin kesin ve doğal bir sonu vardır. Lakin bu sadece "ayın altındaki dünya" için doğrudur. "Ayın üzerindeki dünyayı" sonsuz ve döngüsel hareket niteler, Dünyanın etrafında dönen gezegenler gibi. Yeni fizikle birlikte, Aristo'nun hareket fikri tamamen kırıldı. Bir boşlukta "doğal yerler" yoktur ve cisim nereye hareket edeceğini asla "bilmeyecektir". Kabaca söylemek gerekirse, somut ve gözlenebilir nesneleri, sadece mükemmel olan olguları barındıran geometrik bir yere yerleştirenleyiz. Galileo'ya göre artık her şey doğal yerlerini ararken, ağır olanları aşağıda ve hafifleri yukarıda düşünmek mümkün değildi. Kendi kendine duran doğal hareketi düşünmenin bir anlamı yoktu artık. Atalet ilkesine göre tüm nesneler hareketsizlik ya da sabit, doğrusal hareket durumlarında dış güçler müdahale etmediği müddetçe kalırlar. Bu noktada Aristo, kesinlikle kimsenin sabit ve doğrusal hareketi görmediğini söyleyerek itiraz ederdi. Ve Galileo katılırdı: Böylesi bir hareket sadece mükemmel koşullar altında mümkündür. İşte burada matematik devreye girer: Bir boşlukta doğrusal hareket eden nesneler gözlenebilen fiziksel nesneler değil geometrik bir uzayda hareket eden geometrik üç boyutlu cisimlerdir. Bu mükemmelleştirme biçimi kasten sürtünme, direnç ve tüm fiziksel "olguların Eukliedesci olmayan niteliğini göz ardı eder. Galileo'ya göre yeni fizik için mücadele, yeni bir ontoloji için de mücadele haline geldi. Bütün ampirik ve deneysel doğa araştırmalarından önce temel bir felsefî probleme işaret eder: Doğaya ilişkin sorduğumuz sorularda matematiğin rolü nedir? Galileo tüm soruların matematiksel bir dille sorulması gerektiğini, zira doğa kitabının bu dille "yazılmış" olduğunu söyleyerek cevap verir: "Felsefe gözlerimizin önündeki büyük kitapta yazılıdır- evreni kastediyorum. Fakat onu ancak bu dili öğrendiğimizde ve yazıldığı işaretlere vakıf olduğumuzda okuyabiliriz. Matematik diliyle yazılmıştır ve harfleri üçgenler, daireler ve diğer geometrik şekillerdir. Bu araçlar olmadan bir insanoğlunun tek bir kelimeyi bile anlamasına imkân yoktur." Bu şekilde Galileo bir matematiksel ontolojiyi savunmuştur. Hakikatin en derindeki özü matematikseldir. Tüm değişim içindeki değişmez olan matematiksel biçimlerdir. Galileo'nun doğa ve matematik görüşü, O'nu Pythagorasçılar ve Platon'dan beri gelen geleneğin içine yerleştirir: Doğanın özü nihai olarak rakamlardır. Duyularımız gerçekliğin bu boyutuna anında erişim sağlamazlar. Doğanın matematiksel bilimi Aristo'nun deneyimli ve niteliksel doğasını araştırmaz zira nesneleri idrak edilebilen doğanın "altında" bulunmaktadır. Mükemmelleştirilmiş bir "idealar dünyasına" aittir. Bu Galileo'yu Platoncu yapar. Galileo, İki Büyük Dünya Sistemi hakkında Diyalog eserinde Aristocu Simplicio'dur: Doğa araştırmalarında matematiğin rolünden şüphe eden. Simplicio'ya göre doğal süreçler "çoğunlukla şöyle veya böyledir": Daima niteliksel ve bireyselleştirilmişlerdir; hiçbir olgu mutlak bir biçimde aynı değildir. Deneyimli doğada daireler, üçgenler ya da düz hatlar yoktur. Geometrik ya da matematik kavramlara tekabül eden hiçbir şey yoktur. Doğa süreçleri, nitekim, ölçülebilir değildir. Fizik "uygulamalı" geometri değildir. Aristo yaklaşımı, akıl dışı değildir. Kesin bir biçimde niteliği ölçemeyiz. Şu halde Galileo'nun doğa bilimi; renk, koku ve tat gibi duyusal nitelikler için hiç açık kapı bırakmaz. "Objektif" doğaya ait değillerdir ve gerçekliğin özünün bir parçası sayılmazlar. Duyusal nitelikler "sübjektiftir" ve yaşayan öznede meydana gelir. Bu, Demokritos'a kadar giden duyusal niteliklerin sübjektifliği teorisi daha sonraları Descartes ve İngiliz empirisistleri tarafından kabul edildi. Galileo'ya göre duyusal niteliklerin sübjektifliği teorisi duyusal deneyimin en ! önemli bilgi kaynağı olamayacağı anlamına gelir. En azından duyusal deneyim matematiksel akılla yönlendirilmelidir. Burada da, Pythagorasçılar ve Platon ile paralellik mevcuttur: Matematik akıl, doğanın özünü kavramamızı sağlayan yegane araçtır. Öyleyse Galileo bir empirisistten çok rasyonalisttir. Aynı zamanda bu rasyonalizm, doğanın deneysel incelemesiyle birleşmiştir. Pratikte, bu Galileo'nun somut fiziksel problemlere matematik çözümler bulmaya çalıştığı anlamına gelir düşen nesnelerin, roketlerin ve sarkaçların hareketleriyle bağlantılı sorular. Galileo matematik hakikatleri katı bir biçimde kendi kendini doğrular olarak anlamıştır. Bu bilgi diğer türlü mümkün olmazdı. Galileo matematikte sadece doğanın sahip olabileceği aynı mutlak kesinliğin olduğunu söyler. Burada kendimizi insan ve Tanrının bilgisinin birleştiği ilahi bir seviyeye yükseltiyoruz: "İnsan zihni tarafından anlaşılan az sayıdaki matematik hakikate gelince, öyle inanıyorum ki, bilgimiz kesin bir biçimde ilahi bilgiyle eşit olabilir". Sonuç olarak matematik alanında uzlaşma ya da tartışmaya mahal yoktur. Kim Tanrıyı düzeltmeye cüret edebilir? Galileo, matematiksel ilişkilere vakıf olmanın doğuştan kazanılan bir bilgi olduğunu düşünüyordu. Bu, aynı zamanda Platoncu ve rasyonalist bir yargıdır da. Platon, Menon diyalogunda benzer bir şeyi savunmuştu. Hem Platon hem de Galileo'ya göre matematik bilgisi hepimizin sahip olduğu bir şeydir ama çoğumuz için bu "çok derindedir". Bununla birlikte unutulan şey hâlâ hatırlanabilir (Platon'daki anamnesis, "hatırlama" ile karşılaştırın). Hatırlama süreci bir dili yeniden öğrenme ile karşılaştırabilir; bu durumda, bir daireler, üçgenler, vb. alfabesi olacaktır. Tipik olarak bir diyalog üzerinden unutulanı hatırlamayı başarabiliriz. Bu stratejiyi de Galileo Platon'la paylaşır. Sonuçta, geometri yeni doğa bilimlerinin kurulmasında önemli bir rol oynayacaktır. Geometri dilinde olgular ölçülebilen bir biçimde tanımlanabilir. Böylece geometrik dil teknik çözümleri de kolaylaştırır: Mesela doğru açı, düz yüzey ve bir örnek boyutlarıyla inşaat blokları çeşitli şekil ve boyutlardaki doğal taşlara göre ev ve duvar yapımını daha kolay hale getirmiştir. Benzer şekilde, geometrik kavramları mekanik direksiyon sistemlerini, dairesel hareketleri ve doğrusal ile dairesel hareketler arasındaki geçişleri tanımlamak için kullanabiliriz. Bu tür araçlar, doğal rüzgar ve su enerjisini işletmeyi mümkün kılmalıdır. Matematiğin- burada geometri- tüm olguların altında yattığını varsayan spekülatif Pythagoras-Platoncu teori nitekim hem yeni deneysel bilimler hem de teknolojinin ilerlemesi için verimli bir fikir olabilir. Deneysel yolların gelişmesiyle birlikte teknoloji bilimsel çalışma sahasına çekildi. Aşikar bir biçimde yaşamdan uzak olan Pythagor-Platoncu görüş Galileo Galilei gibi öncüler sayesinde pratik uygulama şansına sahip olmuştur. Ayrıca, geometri sadece dünya görüşü, bilimin kavram ve metodları ile teknolojinin pratik gelişimini değil, resimde perspektifin kullanımında ve mimaride estetik nedenlerle geometrik şekillerin kullanımında olduğu gibi, zamanın sanatını da etkilemiştir. NEWTON : FİZİĞİN ZAFERİ Isaac Nevvton, bir küçük çiftçinin oğlu, Cambridge Üniversitesi'nde matematik profesörü ve Kraliyet Topluluğunun başkanı oldu. Fizik biliminde bir öncü olduğu kadar, genelde Batı entelektüel tarihinde bir devdi. En önemli eseri Philosophia Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesi, Matematiğin İlkeleri) 1687'de yayınlandı. İyi bilindiği gibi üç hareket kanunu ve yerçekimi kanunu, bölünemeyecek kadar küçük sayıların hesabı teorisi (Leibniz'le aynı zamanda fakat ondan bağımsız olarak) ve ışığın bileşimi teorisini ortaya koymayı başarmıştır. Fizik teorileri hem astronomide (Kepler'in gezegen hareketi kanunu) hem de mekanikte (Galileo'nun düşen cisimler kanunu) daha önceki teorileri güçlendirmiştir. Nevvton fiziğinde başlıca noktalarda deneysel olan hipotetik-tümdengelimli araştırmayı ve matematik bir dilde ifade edilen maddi parçacıklar, boşluk ve belli bir mesafede hareket eden mekanik güçler gibi kavramlar görüyoruz. Bir mesafede hareket fikri diğerlerinin yanı sıra Galileo ve Descartes'in (Nevvton erken dönemlerinde dikkatlice incelemişti bu isimleri) alışıldık düşünme biçiminden bir kopuştu. Newton yeni fizik biliminde matematiğin, özellikle geometrinin, rolünü vurgulamıştır. Ölçümler temelinde geometri, çizgi ve daireler gibi rakam ve şekillere titiz bir biçimde yaklaşma imkânı verir. Bu nedenle bu şekilde izah edilen hareket kavramını kullanarak doğa güçlerini araştırmak ve diğer doğal olguları bu güçlere dayanarak açıklamak fiziğin görevidir. Newton'un meşhur hareket ve yerçekimi kanunları şunlardır: Newton’un birinci kanunu: Bir dış güç müdahale etmediği müddetçe hareketsiz bir cisim hareketsiz kalır ve hareket halindeki bir cisim düz bir hatta sabit hareket halinde kalır. Newton'un ikinci kanunu: Bir cismin hızlanması, doğrudan uygulanan güçle orantılıdır ve gücün etkisini gösterdiği düz hat yönündedir. Newton'un üçüncü kanunu: Her güç için eşit ve zıt bir güç ya da tepki vardır. Newton'un yerçekimi kanunu: İki cisim kütlelerinin çarpımıyla doğru ve aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olan bir güçle birbirini çeker. Newton, ilahiyat konusunu yoğun biçimde yazmıştır ve simya ile de ilgilidir. Newton, bir maddenin diğerine dönüşümünü başarmaya çalışıyordu. Newton'un, kimyadaki gayretleri fizik ve matematikteki çalışmalarından daha az başarılı olmuştur. Newton'la birlikte fizik, gelenek ve önyargılara karşı bilimin zafer timsali haline geldi ve Newton Aydınlanmanın büyük atası oldu. Tıpkı ortaya çıkan doğa biliminin, kısmen mekanik dünya görüşünün oluşumunda kısmen de deneyci olduğu kadar rasyonalist duruşlar için, felsefecilere ilham olması gibi, Newton da felsefeye yeni ivme kazandırmıştır. Özellikle O'nun etkisini yeni fizik için epistemolojik bir temel kurmaya çalışan Kant'ta görüyoruz. Kant'a göre sadece mekan ve zaman değildir deneyimimizin değiştirilemez niteliklerinde temellenen. Fakat neden kategorisi, zorunlu olarak idrakimizde mevcut bulunduğundan, yeni bilim bugünü yöneten ilkelerin yarını da şekillendireceğinden emin olamayacağımız şeklindeki şüpheci itiraza- evrende belirli bir değişmezlik öngören deneysel metodun esasını yerle bir eder görünen bir itiraz- karşı savunma şansım vermiştir. Yeni fiziğin ilk kurucusu Newton insan başarısının sembolü olarak kalmıştır. Bilim ilerleme fikriyle bağlantılı hale gelmiştir. Francis Bacon'ın güç olarak, zenginlik ve ilerleme kaynağı olarak gördüğü bilgi anlayışı, yaygın bir biçimde kabul gördü ve takip eden tarihlerde uygulandı. Hakikate ilişkin sorularda ilahiyat değil, bilim doğru otorite olarak ortaya çıktı ve insanın, doğanın süreçlerini kontrol etme aracı oldu. Felsefe ve din, yeni bilimlerle ilişkili olarak konumlarını bulmak zorundaydılar. Bu matematik ve deneysel doğa bilimlerinin ortaya çıkışının toplumsal ve entelektüel anlamıydı.
__________________
En güzel deniz: Henüz gidilmemiş olanıdır. En güzel çocuk: Henüz büyümedi. En güzel günlerimiz: Henüz yaşamadıklarımız. Ve sana söylemek istediğim en güzel söz: Henüz söylememiş olduğum sözdür... |
|
|
|
| Sponsor Linkler | |
|
|
|
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) |
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Isaac Newton | waRdeR | Biyografi | 0 | 12-02-2007 19:48 |
| Temel fizik dersinde | eessrraa | Fıkra | 2 | 09-12-2006 01:36 |
Gizlilik Politikası | KooLpa üyeleri onay gerektirmeksizin mesaj yazabilmektedir. KooLpa' da yasalara aykırı unsurlar bulursanız buraya yazınız. En kısa zamanda gereği yapılacaktır.