Tarih Katagorisinde ve Genel Türk Tarihi Forumunda Bulunan İlk Türk Devletlerinde Kültür ve Uygarlık Konusunu Görüntülemektesiniz.=>İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET l- DEVLET YÖNETİMİ Devlet Yapısı İslamiyetten önce Türk toplumunda siyasî teşkilatlanmanın en üst kademesinde ...
|
|||||||
| Üye ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
#1 (permalink) |
|
Co-Administrator
![]() |
İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET l- DEVLET YÖNETİMİ Devlet Yapısı İslamiyetten önce Türk toplumunda siyasî teşkilatlanmanın en üst kademesinde "İL" denilen devlet bulunmaktaydı. İl, boyların ve budunların birleşmesiyle meydana gelen, bir devlet başkanının sorumluluğu ve yönetimi altında, siyasî bir iş birliğinden oluşuyordu. Türk il'i (devleti) toprak, halk, töre (ortak hukukî ve idarî düzen) unsurlarının birleşik yapısı içinde, vatanı koruyan, milleti huzur ve barış içinde yaşatan siyasî bir kuruluştur. NOT : Tarih boyunca, yıkılan bir Türk devletinin yerine tekrar yeni bir devletin kurulmasıyla Türk devletlerinin devamlılığının sağlanmasında, devlet yapısındaki özelliklerin ve Türklerin devlet kurma yeteneklerinin önemli rolü olmuştur. İslamiyetten önceki Türk devletlerinde devlet başkanları tanhu ve şan-yü «sonsuz genişlik, büyüklük» kağan, han, yabgu, il-teber ve idi-kut gibi unvanlar kullanmışlardır. Bunlar içinde en çok kullanılan ve yaygın olanı han, hakan ve kağan'dır. Hakanın Görevleri: Hükümdarlık güç ve yetkilerini Tanrıdan ( Tengri ) alan hakanların önde gelen görevi, milletini refah ve barış içinde özgür olarak yaşatmaktı. Ayrıca ülke çapında asker toplamak, orduyu idare etmek, devletin yüksek meclisini yönetmek, hakanın görevleri arasındaydı. Hükümdarlık Sembolleri: Türk devletlerinde hakan, idare etme yetkisi ve devlet başkanı sıfatını belirten bazı sembollere sahipli. Bunlar otağ (hakan çadırı), taht, tuğ (sancak, bayrak), davul ve sorguç (serpuş)'tur. Hakan'ın belirli zamanlarda devlet ileri gelenlerine ve halka, törenlerde resmî ziyafet vermesi hükümdarlık gereğiydi. Hatun (Katun): Hakanın eşine hatun denirdi. Türk devlet idaresinde hatun da söz sahibiydi. Savaşlarda hakanın yanında yer alan hatun, devlet adamı gibi eğitilir ve yetiştirilirdi. Böylece devlet idaresi ve komşu devletler hakkında bilgi sahibi olur, gerektiğinde devlet başkanlığı yapar, elçi kabul eder ve devlet meclisine katılabilirdi Veliaht: Hakanın ölümünden sonra onun yerine geçen veliahtın büyük oğul olması gerekli değildi. Tahta geçecek kişinin çoğunlukla faydalı ve başarılı olabilecek yeteneğe sahip bir hanedan üyesi olması, ön planda tutulmuştur. Ayrıca veliaht küçük yaşta ise, amcasının tahta geçmesi mümkün olabiliyordu. DİKKAT : Tanrı tarafından hakana verildiği düşünülen yönetme hakkının kan aracılığıyla hakanın bütün evlatlarına da geçmiş olduğu düşüncesi, her prensin ( tegin ) tahtta hak iddia etmesine yol açabiliyordu. Bu suretle kardeşler arasında doğan taht mücadelesi, üstün gelen tarafın hakan olmasına kadar sürerdi. Ancak bu mücadeleler devletin zayıflaması, hatta parçalanmasına dahi yol açabilmektedir. İdarî Teşkilat: Türk devletlerinin toprakları genişledikçe, yeni alınan ülkelerin yönetilme zorlukları ortaya çıkmıştır. Bu nedenle devlet arazisi iki kısma ayrılarak.; sağ-sol, doğu-batı, ak-kara, iç-dış gibi adlarla anılmıştır. Bu bölünmede daima batı tarafın üstünlüğü tanınır ve burayı veliaht yönetirdi. İkinci kısım ise, hanedandan diğer bir prensin idaresine verilirdi. Merkezde ise hakan bulunurdu. NOT : Her iki tarafın yöneticileri Hakan'a bağlıydılar.Savaş sırasında ordular birleştirilir, bağlı oldukları yere göre ordu'da yerlerini alırlardı. Türk devletlerinde sağ ve sol tarafların yöneticileri ilig, yabgu veya şad unvanı taşırdı. Yabgu ve Şad hakandan sonra gelen en büyük unvanlardı ve hakanın en büyük kardeşi bu unvanı taşırdı. Ayrıca atabey, yuğruş, buyruk, inanç, tarkan, apa,ataman, çavuş vb. unvanlar taşıyan devlet büyükleri, idarî teşkilatta yer alırlardı. Uygur devlet merkezinde uluğ hacip (başvczir), subaşı (başkomutan), bitikçi (başkatip), ağacı (maliye işleri ile ilgili memur), yalvaç (elçi) denilen devlet memurları bulunmaktaydı. Toy ( Kurultay ) : Devletin , siyasî, ekonomik ve kültürel işlerinin görüşülüp karara bağlandığı meclise denilirdi. Hakan meclisin tabiî başkanıydı. Hakanın meclise başkanlık edemeyeceği hallerde, aygucı veya üge (öğe) denilen ve hükümdar ailesi dışından olan bir kişi, bu görevi yürütürdü. Hatunlar da meclislere katılmışlardır. DİKKAT : Bu toplantılara, hakana bağlı bütün prensler ve bağlı devlet temsilcileri katılmak zorunda idi. Aksi durum, bağımsızlık ilanı olarak kabul edilirdi. Toplum Yapısı Türk toplumunda en küçük sosyal birim aileydi. Toplum yapısının çekirdeği olan aile, Türklerde «küçük aile» tipindeydi. Aile reisi bütün malın sahibi ve aile fertlerinin yöneticisiydi. Ailede mülk ortaklığı, sadece otlaklar ve hayvan sürüleri için söz konusuydu. Evlenen erkek veya kız evlat, baba ocağından hisselerini alıp ayrılırdı. Yeni kurulan bir ailede kadın, tamamen kocasının ailesine tabi olur, hatta kocası ölürse, kocasının aile fertlerinden biriyle evlenebilirdi. Evlenen oğula ayrı bir ev (çadır) açmak eski bir gelenekti. Baba evi, en küçük oğula kalırdı. En çok himayeye muhtaç küçük çocuğun korunması, uyulması gereken töre kurallarından biriydi. Türklerde tek kadınla evlenmek yaygındı. Toplumda kadın ve erkek eşitti, kadınlar da ata binip ok atar, ağır sporlar yapabilirlerdi. Sosyal yapının oluşması, toplumun temeli olan ailenin bir diğeriyle birleşmesi sonucuna bağlıydı. Böylece aileler veya soylar bir araya geldiğinde, sosyal bir birlik ortaya çıkardı. Buna boy denilirdi. Her boyun basında bir bey (beg, bî) bulunurdu. Boy beyi cesareti, maddî manevî gücü ve dürüstlüğüyle tanınmış kimseler arasından seçilirdi. Seçimi, boyu oluşturan aile ve soyların temsilcilerinden oluşan bir danışma kurulu yapardı. Her boyun, belirli bir arazisi ve askerî kuvveti bulunurdu. Sahip oldukları mülk ve hayvan sürülerini başka topluluklardan özel damgalarla ayırt ederlerdi. Türk boylarına ait isimler, genellikle bu boyların siyasî ve sosyal özelliklerini ifade ederdi. Örneğin ; kuvvet ve sağlamlık ifade edenlere Türk, Kayı, Kınık; boylar birliğine katılanların sayısına göre Dokuz-Oğuz, On-Uygur; adam veya insan manasında Hun; askerî ve siyasî olaylar etkisiyle oluşan boylar Hazar, Uygur, Sibir,Bulgar diye adlandırılmıştır. Boyların birleşmesiyle oluşan sosyal topluluk da bodun (halk topluluğu) olarak isimlendiriliyordu. Genellikle boylar arasındaki sıkı iş birliğine dayalı olan budunun başında bir han bulunurdu. Aileler , boyları ; boylar, budunları ; budunlar , İl 'i ( Devleti) oluşturmuştur. Ordu : Türk ordusu ücretli değildi Türk orduları daimiydi. Her kadın ve erkek asker sayılırdı. Her an savaşa hazırlıklı olurlardı. Türk ordu teşkilatını kuran Mete Han'dır. 10'lu sistem denilen teşkilatlanma yapılmıştır.(10 kişinin başında Onbaşı,100 kişinin başında Yüzbaşı,1000 kişinin başında Binbaşı,10.000 kişinin başında Tümenbaşı) Bu yolla sağlanan kumanda zinciri sayesinde ordunun ve halkın bir merkezden idaresi mümkün olmuştur. NOT : Bu düzen Avrupa'ya Attila ile girmiştir. Ok, yay, kement, kargı, mızrak,süngü, kalkan, kılıç başlıca silah araçlarıdır. Savaş taktiğinin iki önemli özelliği "Sahte Ricat" ( sahte çekilme ), ve "Pusu" dur. Bu taktikle Malazgirt,Niğbolu,Mohaç savaşları gibi savaşları kazanmışlardır. Savaş stratejileri "keşif seferleri" ve "yıpratıcı savaşlar" a dayanır. Sınır boylarında tampon bölgeler bırakmışlardır. Askeri alanda Çin, Roma, Bizans, Rus, Balkan Slavlarını ve Moğolları etkilemişlerdir. 2- DİN VE İNANIŞ En eski Türk Dini : Türklerin eski devirlerinde Gök kutsal sayılmıştır. Bunun yanında bazı dağ, ırmak,vadi gibi varlıklarda gizli güçlerin olduğuna inanıyorlardı. Güneş ve Ay'da kutsal sayılmıştır. Hun Dininin özellikleri : Dağ , vadi, göl gibi tabiattaki bazı varlıklar kutsallıklarını korumaya devam etmiştir. Gök asıl tapılan unsur haline gelmiştir. Gök için "Tengri" kelimesini kullanmışlardır. Atalarının ruhlarını da kutsal kabul etmişlerdir. Bu nedenle ataların mezarlarına dokunma savaş sebebi sayılmıştır. İyi ve kötü ruhlara , fal ve büyüye inanmışlardır. Ölülerin kötü ruhlardan kurtulması için uzun süre bekletmişlerdir. Cesedin kokmasını önlemek amacıyla mumyalamışlardır. Göktürklerde Din : Evrenin üst üste gelen katlardan oluştuğuna inanılmıştır. Gök'ün onyedi, yerin altının ise yedi kattan oluştuğuna inanırlardı.Bu ikisinin arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunurdu. Tek tanrı inancına bu dönemde ulaşılmıştır. Bütün evren göğün en üst katında oturan Tanrı'ya itaat ederdi. Göktürkler Tanrı'ya "Türk Tanrısı" adını vererek onu millileştirmişlerdir. Tanrı'ya ; Ugan , Bayat , Ulu Yaratgan da demişlerdir. Bazı kutsal saydıkları yerlerde Tanrı'ya dua edip, kurban kesmişlerdir. Uygurlarda Din : Önceleri Şamanizm' e inanmışlardır. Bögü Kağan döneminde Mani dinini kabul ettiler. * Orta Asya'da Türkler'de ilk kez göktanrı din inancı dışında başka bir dini kabul etmesi. Doğu Türkistan Uygurları " Budizm " i dini inanç olarak benimsediler. ürHazarlarda Din : Önceleri Şamanizm'e inanıyorlardı. Sonra devlet yöneticileri ve halkın bir bölümü " Museviliğe " inanmıştır. Hazarlarda son derece geniş bir dini hoşgörü vardır. Müslüman, Hristiyan, Musevi , Şaman dininden olanlar birlikte yaşamışlardır. Kam ( Şaman - Baksı ) : Türklerin din adamlarına verdikleri isimdir. Şamanlar ; fala bakar, büyücülük yapar, gelecekten haber verir , doktorluk yaparlardı. * Diğer toplumlarda olduğu gibi ayrıcalıklı bir sınıf haline gelmemişlerdir. Yuğ : Ölü gömme törenine verilen isim. Acılı bir şekilde törenlerini yaparlardı. Yedi gün sürerdi. Ölü ' nün silahları , eyeri , değerli eşyaları ve kurban edilen Atı mezara birlikte konurdu. Balbal : Ölen kişinin hayatta iken öldürdüğü düşman sayısı kadar taşın mezarın kıyısına dikilmesi ile oluşan anıtlar.( Öbür dünyada hizmetlerini göreceği inancıyla bu taşları dikerlerdi) Kurgan : Türklerde mezarlara verilen isim. Türklerin kabul ettiği dinler : Şamanizm, Maniheizm , Musevilik , Hristiyanlık , Mazdeizm ( Zerdüştlük), Budizm , İslamiyet. ( Çok geniş bir çevreye yayılmışlardır.) Hukuk : Türk hukuku, töre ve geleneklere bağlı olarak oluşmuştur. Türe ( Töre ) : Türklerin adet ,gelenek ve göreneklerinden oluşturdukları yazısız hukuk. Devlet işleri ve toplum düzeni "Töre" ile sağlanırdı. Siyasi suçlara, hükümdarın başkanlığındaki yüksek devlet mahkemesi ( Yargu ), adi suçlara ise Yarganlar'ın ( Hakimler ) oluşturduğu mahkemeler bakardı. Hunlar ve Göktürklerde, göçebe hukuku , Uygurlarda yerleşik hukuk anlayışı görülür. Örneğin ; işlenen adi suçlarda hapis cezası 10 gündür. Bunun temel nedeni ,göçebe yaşam koşullarıdır.
__________________
Başkasının keyfine göre yaşamak sefalettir! |
|
|
|
| Sponsor Linkler | |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Co-Administrator
![]() |
3- SOSYAL VE İKTİSADİ HAYAT Sosyal Hayat Hun ve Göktürklerde sosyal yapı, göçebe hayata dayalıydı. Bu nedenle Türkler çadırlarda (yurt, otağ) yaşarlar ve bu çadır Türk aile birliğinin kutsal bir sembolü sayılırdı Türk devletleri genel olarak iki sosyal birliğe, aile ve ordu'ya dayanmaktaydı. Hun toplumu ordu düzenine göre teşkilatlanıyordu. Bu toplulukta herkes savaşçıydı. Hunların savaş tekniği, göçebe hayatın gerektirdiği özelliklerden doğmuştu. Hun ve Göktürk devletlerinde, bir başkent kurarak oraya yerleşme isteğine karşı çıkılmıştır. Bilge Kağan'ın surlarla çevrili bir şehir inşa etmesi üzerine, Tonyukuk' tan ; "Eğer, surla çevrili bir şehirde yerleşir ve bir kere yenilirsen esir olursun" Ordu kelimesi , Hunlar ve Göktürklerde, yer değiştirebilen otağlı başkent anlamına gelmektedir. Ordu adının, başkent ve şehirlere verilmesine, yerleşik hayata geçen ilk Türk kavmi olan Uygurlarda rastlanır. Türklerde yerleşik hayatın başlangıcı, kışlak hayatıdır. Bu nedenle sürekli kışlaklar, şehir hayatına geçişin temelini oluşturmuştur. Türkler göçebe hayat gereği, hayvancılık ve avcılık yaparlardı. Yarı göçebe topluluklarda çiftçilik de görülmektedir. İklim şartlarıyla bağlantılı olarak yaşayan göçebe Türkler, kışı geçirmek için ormanlık veya rüzgarlardan korunan bir vadiyi seçerlerdi. Kışlak denilen bu yerlerde nisan ayı ortalarına kadar kalıyorlardı. Yazın ise, yaylak adı verilen, sulak ve açık otlaklara doğru göç ederek, göl ve ırmak kenarlarında yaşarlardı. Türklerde at, göçebe hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Etini yemeleri, sütünden "Kımız" denilen içki yapmaları, derisini giyimde kullanmaları açısından At büyük önem taşımıştır.Küçük yaşta ata binmeyi öğrenen Türkler, at üstünde alışveriş yapmışlar, yemek yemişler,uyumuşlardır. Attan başka deve, merkep ve katır da göçebe toplulukların ulaşım araçlarını oluşturmuştur. Başlıca gıda maddeleri , koyun eti ve süt ürünleridir.Eti uzun süreli koruyabilmek için konserve yapmışlar, Besledikleri hayvanların deri, yün, kıl vb. ürünlerini değerlendirmişlerdir. İktisadi ( Ekonomik ) Hayat Ekonominin temeli hayvancılığa dayanır. At , koyun , sığır ,katır , deve beslenilen hayvanlardır. Demir madeni ve işçiliğinin de ekonomide önemli etkisi olmuştur. İpek yolu, ticari gelirlerin sağlandığı önemli bir ekonomik kaynaktır. Hayvancılık, Ziraat ( Tarım), alınan vergiler ,hediyeler diğer ekonomik kaynaklardır. Ticaret : Canlı hayvan,deri ,kösele, kürk , hayvani gıdalar satmışlar ; tahıl ve giyim eşyası almışlardır. Asya Hunları , Göktürkler , Uygurlar Çin'le, Avrupa Hunları Bizans'la ticari anlaşmalar yapmışlardır. İpek yolu , ticari hayatın canlı olmasını sağlamıştır. Bu nedenle ipek yolu egemenliğini sağlamak önemlidir. Kürk yolu'nda ise ( Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Çin'de sona ererdi) sincap,sansar,tilki,samur, kunduz,vaşak kürklerinin ve bunlardan yapılan giyim eşyalarının ticareti yapılırdı. Ziraat : İklim ve coğrafi şartların uygun olduğu bölgelerde Tarım yapmışlardır. Buğday, Darı, Kendir , bezelye, bakla, üzüm, bostan yetiştirmişlerdir. Tarımda ençok gelişmeyi uygurlar göstermişlerdir. 4 - YAZI, DİL VE EDEBİYAT : Türk Dili ve Yazısı Türkçe, Ural-Altay dilleri ailesindendir, Türk yazısının ilk örneğine VIII. yüzyıl başlarından itibaren Orhun Yazıtları'nda rastlanılmaktadır. ( Bu yazıtlarda görülen Türkçe gelişmiş bir dildir.) Türk dili, XIII. yüzyıl boyunca, çeşitli alfabelerle ifade alanı buldu. Bunların en eskisi ve Türklere özgü olanı Göktürk, ikincisi ise Uygur alfabesidir. Bunun dışında Türkler, Soğd, Brahmi, Süryanî , ender olarak Tibet ve Çin alfabelerinden başka, Arap, Kiril ve Latin alfabelerini kullanmışlardır. Göktürk Yazısı : En eski Türk yazısı olma özelliğini taşır V. ve IX. yüzyıllar arasında Yenisey mezar taşları ve Orhun Yazıtları'nda görülmektedir. Göktürk yazısına, karakter benzerliği dolayısıyla, eski İskandinav, Germen yazısı (runik) na benzetilerek, "runik Türk yazısı" adı da verilir. Göktürk harflerinin karakteri, işaretlerin esas olarak keskin düz çizgilerden meydana gelmiş olması ve bitişmemesidir. Yazı sağdan sola yazılır, kelimeler, aralarına üst üste iki nokta konarak birbirinden ayrılır. Orhun alfabesi 38 harften oluşur. Bunların 4'ü sesli, 34'ü ise sessiz harflerdir. Bu alfabenin ilk örneklerine Orhun Yazıtları'nda rastlandığından Orhun alfabesi de denilmektedir. Uygur Yazısı : Eski Türklerin yazıda kullandıkları ikinci millî alfabesi Uygur alfabesidir. Uygur yazısı, Soğd alfabesinden alınmıştır. Uygurlar, Soğd alfabesini geliştirerek, bazı küçük ilave ve değişikliklerle kendilerine özgü bir alfabe haline getirmişlerdir. Uygur yazısı, sağdan sola doğru yazılırdı. Alfabede 18 harf vardır ve harfler genellikle birbirleriyle bitiştirilir. VIII. yüzyılın ilk yarısında kullanılmaya başlamış, öteki Türk kavimleri arasında da yayılmıştır. X. yüzyıldan itibaren yerini Arap alfabesine bırakmakla birlikte hemen önemini kaybetmedi. Moğol hakimiyetinin kurulmasıyla (XIII. yüzyıl) yeniden canlanmış, uzun süre Moğolların resmî yazısı olmuştur. Matbaa : Kağıt ve baskı tekniği Uygurlarca bilinmekte idi. Baskı tekniğini (matbaa) ilk kullananların Çinliler olduğu görüşü yanında, bir kısım araştırmacılar da matbaanın ilk önce Uygurlarda kullanıldığı görüşündedirler. Matbaanın, batıya yayılmasında Uygurların büyük rolü olmuştur. ( Avrupa, Moğollar aracılığı ile XIII. yüzyılda Uygur baskı tekniğinden haberdar olmuştur.) Gutenberg matbaanın mucidi değil sadece geliştiricisidir. Uygurlar, Avrupa'dan yüzyıllar önce kağıdı biliyorlardı. Kağıdı, önce Araplar, VIII. yüzyılda ele geçirdikleri esirlerden öğrendiler ve Semerkant' ta bir kağıt imalathanesi kurdular. Kağıt, XI. yüzyılda Arap fetihleriyle İspanya'ya, dolayısıyla Avrupa'ya yayılmıştır. Edebiyat : Türklere ait ilk yazı dili örnekleri,Orta Asya'da ortaya çıkıp gelişen Türk edebiyatının temelini oluşturur. Bunların en eski örnekleri, çoğunlukla Göktürk alfabesiyle yazılmış olan mezar taşları üzerindeki yazıtlardır. Bu taşlar, Orhun Yazıtları ile Talas ve Yenisey yazıtlarıdır. Orhun Yazıtları l- Tonyukuk Yazıtı 2- Kültigin Yazıtı 3-Bilge Kağan adına 735 yılında dikilmiştir. Orhun Yazıtları'nın Türk tarihi açısından önemi Türk tarihi hakkında bilgi veren bu anıtlar, Türkler tarafından yazılmış ilk belgelerdir. Türk adının geçtiği ilk Türkçe metin özelliğini taşırlar. Yazıtlarda, Türk adı ilk olarak bir milleti ifade etmek üzere kullanılmıştır. Türk dili ve edebiyatının en eski örneğidir. Türk yazısının en eski alfabesiyle yazılmıştır. Orta Asya kültürünün en açık olarak ifade edildiği belge özelliğini taşırlar. Yazıtlarda, Türklerin tarihlerinin araştırılmasına imkan veren, ekonomik, sosyal ve kültürel hayatlarıyla ilgili bilgiler bulunmaktadır. Yazıtlar, sadece mezar taşları olmayıp, bütün Türk boylarına seslenen siyasî bir beyanname karakterini taşımaktadır. Başlıca Türk Destanları: Hunların (Oğuzların) : Oğuz Kağan Destanı İskitlerin (Saka) : Alper Tunga Destanı Göktürklerin : Ergenekon Destanı Uygurların : Göç ve Türeyiş Destanları Kırgızların : Manas Destanı Destanlar ve efsaneler, Türklerin İslamiyet'ten önceki, adet, inanç ve hayat biçimleri hakkında bilgi veren zengin kaynaklardır. 5- BİLİM VE SANAT Türkler, İslamiyetten önceki dönemde 12 Hayvanlı Takvim sistemini kullandılar. (Türklerin gök bilim ile olan ilgilerinin açık bir kanıtıdır.) Uygurlarda Matbaa ve kağıt yapım tekniği gelişmiştir. Türk sanatı, kemer tokaları, kılıç, hançer kabzası, süs eşyaları, at takımları ani taşınabilir malzemeler üzerine işlenmiş çeşitli hayvanların birbiriyle mücadelesini gösteren motiflerden oluşan ve dolayısıyla hayvan üslubu adı verilen sanat ürünleriyle kendini göstermiştir. Taş, altın, gümüş üstüne kakmacılık, kuyumculuk (maden sanatı), halı ve kilim dokumacılığı, gergef işçiliği ve çadır yapma sanatları gelişmiştir. Halı, dünyaya Türkler'den yayılmıştır. (Altaylarda Pazırık Kurganı’nda bulunan halı dünyanın en eski halısıdır.) TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÇEVRE KÜLTÜRLERLE MÜNASEBETLERİ: 1. TÜRK-ÇİN MÜNASEBETLERİ A- Çin'e Karşı Türk Politikası : 1- Savaş Sorunu : Hun , Göktürk ve Uygurlar döneminde Çin'e sayısız saldırı düzenlenmiştir. Bunun temel sebebi Orta Asya'nın zor yaşam koşulları içinde kaynakların azalması ya da bitmesidir. Seferlerde çoğunlukla başarıya ulaşılmış , Türkler , Çin'den alacaklarını aldıktan sonra çekilip gitmişlerdir. Bunun temel sebebi Çin'in yerleşik kültürü içerisinde eriyip yok olma korkusudur. Güçlü Kağanlar, zaferlerden sonra yaptıkları anlaşmalarla Çin' i haraca ( Vergiye) bağlamayı tercih etmişlerdir. 2- Çin'e Askeri Yardım Sorunu : Çin'in karışıklıkları , feodal beylerin çekişmeleri ,zaman zaman Çin İmparatorlarının Türklerden yardım istemelerine yol açmıştır. Türkler çoğu zaman Çin'e askeri yardımda bulunmuşlardır. Bunun temel sebebi yardım karşılığı alınan kumaş ya da gelirlerdir. 3- Ticari İlişkiler Sorunu : Tarihimizde ilk olarak Hunlarla - Çinliler arasında ticari ilişkiler kurulmuştur.Bu ticari ilişkiler,Göktürk ve Uygurlar zamanında da devam etmiştir. Özellikle Uygurlar döneminde gelişmiştir. At ve İpek ticareti başta gelmektedir. DİKKAT : İpek yolu'nun sağladığı ekonomik kazanç, iki tarafın da burayı ele geçirme mücadelesi yapmasına yol açmıştır. B- Türkler'e Karşı Çin Politikası : Çin Türk akınlarını durdurabilmek için ünlü Çin seddini yapmış, ancak akınları durdurmayı başaramamıştır. Bozkırlarda Türkler'e karşı savaşmayı tercih etmemiştir. Daha çok diplomatik yollarla Türkleri zayıf düşürme, bölme, parçalama politikası izlediler. Orta Asya'da kurulan imparatorlukların boylar ve budunlar arasındaki bağlarının zayıf olduğunu görmüşler ve bunları birbirlerine karşı kışkırtmışlardır. Tiginler'in ( Prensler) arasını açma politikası izlediler. Çinli prenseslerin,Türklerle evlenmeleri yoluyla Orta Asya'ya çok sayıda casusu sokmuşlar ve bunların raporları doğrultusunda boy ve budunları birbirine düşürmüşlerdir. Türk boylarını kendi topraklarına açarak, onları kültürel olarak eritme politikası izlemiştir.( Çinlileştirme politikası ) 2- TÜRK - MOĞOL MÜNASEBETLERİ Türklerin,Moğollar üzerinde ticari ve kültürel etkileri devam etmiştir.Cengiz Han devrinde pek çok Uygur Türkü devlet kademesinde görev almış, Moğolların askeri, idari, ticari, dil ve yazı alanında etkilenmesine yol açmışlardır. Bazı Moğol boyları zamanla Türkleşmiş ( Özbek ve Çağatay ), Türk-Moğol devletleri oluşmuştur. 3- TÜRK - ARAP MÜNASEBETLERİ Araplar, fetih hareketlerini doğuya doğru geliştirirken, Kafkaslar'ın kuzeyinde Hazarlar, Maveraünnehir ile Seyhun ötesinde ise Türgişler başta olmak üzere çeşitli Türk toplulukları ile karşı karşıya gelmişlerdir.. Halife Ömer zamanında Arap orduları Horasan, Maveraünnehir ve Toharistan bölgelerinde Türkler ile karşılaştılar. Türk-Arap ilişkileri Emevilerin baskıcı politikaları ve Arap olmayan müslümanlara değer vermemeleri nedeni ile iyi olmadı. Göktürkler ve Türgişler Maveraünnehir bölgesinde Araplara karşı mücadele ettiler. Türkler, Emevilere karşı Abbasileri desteklediler. Abbasi döneminde Türk - Arap ilişkileri gelişmiştir. 751 deki Araplarla-Çinliler arasında olan Talas savaşında Orta Asya'nın Çin egemenliğine girmesini istemeyen Türkler Arapların yanında yer alarak, savaşı kazanmalarını sağladılar. Özellikle ticari ilişkiler dolayısıyla Arap-Türk ilişkileri yeni bir boyut kazanmış, Karluk,Yağma,Çiğil Türkleri İslamiyet'i kabul etmişlerdir.10.yy.dan itibaren oğuzlar İslamiyet'i kabul ettiler. Araplar ,Türklerin özellikle savaşçılık gücünden yararlanmışlardır. Abbasiler döneminde bir ordugah şehri olarak "Samarra" şehrini kurdular. Türkler, pek çok Müslüman devlette komutan ve yöneticilik yapmış,bazılarında zamanla yönetimi ele geçirmişlerdir. 4- TÜRK - İRAN MÜNASEBETLERİ Türk - İran ilişkileri Akhunlar zamanında başladı.Akhunlar Sasanilerle komşu olmuşlar ve sürekli savaşmışlardır. Göktürkler'in batıda Sasanilerle komşu olması üzerine İpek yolu denetimi için Göktürkler, Akhunlara karşı Sasanilerle işbirliği yaptılar.Bu işbirliği sonucu Akhun devleti yıkılmış ve toprakları paylaşılmıştır. Sasanilerin İpek yolu ticaretini engellemeleri üzerine, Göktürkler Bizansla işbirliği yapmışlar ve Sasanilerin zayıflama ve yıkılma sürecine girmelerine yol açmıştır. Sasanilerin yıkılmasından sonra ,bölgeye doğudan çok sayıda Türk göçü olmuştur. İran yıllarca Büyük Selçuklu Devletinin yönetiminde kalmıştır.
__________________
Başkasının keyfine göre yaşamak sefalettir! |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
Co-Administrator
![]() |
İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK Türk tarihinin ilk safhası daha ziyade Asya ve Avrupa bozkırlarında geçmiştir.Bunun hiç şüphesiz en önemli sebebi Türk'lerin bu tabii yaşam şartlarını sevmeleri olmuştur.Bu sebepten düşünce tarzı,inancı,dünya görüşü,örf ve gelenekleri bozkırların köklü izlerini taşır. İlk kültürler doğdukları bölgenin şartları içinde gelişmiştir.Bunun için avcılık ve ormancılıkla geçinen kavimler "asalak "kültüre sahip olmuşlardır.Tarıma elverişli alanlarda yaşayanlar çiftçilik yapmışlar ve "köylü" kültürünü oluşturmuşlar.Besicilikle yaşayan bozkırdakiler ise "çoban" kültürünü oluşturmuşlardır. Bozkırlar çöl değildir,bol otlakları ile besiciliğe elverişli,kuru tarıma imkan veren rutubetli yüksek yaylalardır.Ancak bir kültürün oluşması için sadece coğrafi şartlar yeterli değildir.İnsan unsuru da önemli bir rol oynar. O halde her kültürün üç temel kaynağı bulunmaktadır: 1- Coğrafi çevre 2-İnsan 3-Cemiyet Buna göre uzun geçmişi bozkır şartları içinde geçen Türk topluluğunun kendine mahsus bir kültür tipine sahip olacağı meydandadır.Biz buna doğuş ve gelişme safhasından dolayı "Bozkır Kültürü" diyoruz.Başka bir deyişle Bozkır kültürü Türk kültürü demektir. Bozkır kültürünü göçebe olarak ta nitelemek yanlıştır.Türk kültürü "at" üzerine kurulmuştur.Fakat temel prensipleri sadece bundan ibaret değildir.Bunun yanında "demir"de vardır.Ayrıca bir hukuk anlayışı ile donatılmıştır.Din,düşünce,ahlak yönlerinden de tamamlanmaktadır. Buna karşılık "at" göçebelerin hayatında birinci planda görülmez.Bozkır kültürüne karakter veren "demir"e pek çok göçebe kavim kültüründe rastlanmaz.Göçebelerdeki Din ,Hukuk,Devlet anlayışı da Türklerdeki gibi değildir. Bu sebepten dolayı bozkır kültürünü göçebe kültürü şeklinde tarif ilme aykırıdır. 1- TOPLUM YAPISI İlk Türk devletlerinde toplum yapısı, Orhun Kitabelerinde şöyle sıralanmaktadır: ü Oguş : Oğuş (Aile) ü Urug (Aileler Birliği:Sülale) ü Boy (Uruglar Birliği) ü Bodun: Budun(Boylar Birliği:Millet) ü İl (Devlet) 1. Oguş (Aile) Türk toplumunun temeli, en küçük sosyal birim olan aileye dayanıyordu. Toplumun temelini oluşturan aile, Türklerde "küçük aile" şeklindeydi. Esasen göçebe yaşantısı Türk toplumunda "büyük aile"nin oluşmasına elverişli değildi. Çünkü, belli bir toprak üzerinde toplanıp, bir arada uzun süre oturamazlardı. Bu yönü ile Yunan,Roma,İslav ailelerinden ayrılmaktadır.Eski Yunanistan'da ve Roma'da aile reisi,ailenin diğer fertleri üzerinde mutlak hakim iken,İslav'larda ise aile büyüğü bütün aile halkına kölesi gibi hükmederdi.Bu ailelerde mülkiyet kolektifti. Türklerde tek kadınla evlenme yaygın olup, toplum hayatında kadın ve erkek eşitti. Kadın hürdü ve Türk topluluğunda saygı görürdü.Ata biner,ok atar,hatta güreş tutarlardı.Namus ve iffetine düşkün olan Türk kadınının savaşta düşman eline geçmesi büyük zillet sayılırdı. Evlenen erkek veya kız çocuklar, baba ocağından miras haklarını alarak ayrılırlardı. Evlenen erkek çocuğa yeni bir ev açmak, eski bir gelenekti. Baba evi, en küçük kardeşe kalırdı. 2. Urug (Aileler Birliği:Sülale) Türk toplumunda ailelerin birleşmesiyle, Urug meydana gelirdi. Urug, aileler birliği anlamına gelmektedir. Bu birliği oluşturan aileler, genellikle birbirlerine yakın akrabalık bağlarıyla bağlı olan ailelerdi. Sosyal ve ekonomik yönden dayanışma, güvenlik ihtiyacı, aileleri bir araya getirirdi. Urug ile ilgili kararlar, aile reisleri tararından alınır ve uygulanırdı. Urug (aileler birliği) siyasî yönden bağımsız olmayıp, bir boy'un parçasıydı. 3. Boy (Uruglar Birliği) Urugların birleşmesiyle "boy" meydana geliyordu. Boy, siyasî bir nitelik taşır ve başında "bey" bulunurdu. Boy beyi, boy içinde dayanışmayı sağlamak, adaleti düzenlemek ve boyun çıkarlarını korumakla görevliydi. Boy beyi, cesareti, ekonomik gücü ve doğruluğu ile tanınmış kimseler arasından seçilirdi. Bu seçim işi, "boy"u meydana getiren aile temsilcilerinden oluşan bir kurul tararından yapılırdı. Her boy topluluğunun belli bir toprağı ve askerî gücü bulunurdu. @ Boylar içişlerinde özerktiler. Bu durum Türk devletlerinin kısa zamanda yıkılmasında etkili olmuştur. 4. Bodun : Budun (Boylar Birliği) Boyların birleşmesiyle "bodun" meydana geliyordu. Bodun, boyların yakın iş birliği sonucu meydana gelen siyasî bir topluluktu. Bodunun başında "han" bulunurdu. Bodun, siyasî yönden bağımsız olduğu gibi, bir "il"e (devlet) de bağlı olabiliyordu. 5. İl (Devlet) Bodunların birleşmesiyle "il" (devlet) meydana geliyordu. İl, belli bir toprağı, halkı, yönetim ve hukukî düzeni olan siyasî bir topluluktu. İl dağıldığında, onu oluşturan alt birlikler aynen özelliklerini korurlardı.Bu nedenle yıkılan Türk devletlerinin yerine yenisinin kurulması kolaylaşırdı. Eski Türklerdeki bu sosyal teşkilat, Türklerin tarih sahnesinden silinmemesinde önemli rol oynamıştır. İlk Türk devletlerinde, Uygurlar hariç, diğer Türk topluluklarında göçebe bozkır hayatı hâkimdi. Bozkırların güç koşullarında yaşayan Türkler, son derece mücadeleci bir yapıya sahiptiler. Türk devletlerinde toplum, ekonomik ve dinî özgürlüğe sahipti. Otlaklar ve yaylalar dışında, kişiler, sahip oldukları mal varlıklarını istedikleri gibi kullanabilirlerdi. Türk toplum yapısında soyluluk (asillik) ve kölelik yoktu. Türk ilinin özellikleri şöyle özetlenebilir: Devletin kurulabilmesi için millet, ülke, bağımsızlık ve siyasi otoritenin gerçekleşmesi şarttı. 1-İstiklal 2-Ülke 3-Halk:Halk deyiminin eski Türkçe karşılığı "KÜN" idi.Özel mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır.İnsan şahsi mülke sahip olup onu istediği gibi kullanabilir. 4-Töre:Türk devletinde halkın hak ve hürriyetini istemesi tabii idi.Halkın bu isteği,törenin uygulanması ile karşılanıyordu.Töre,eski Türk hayatını düzenleyen hukuki kaidelerin bütünüydü. 2- SOSYAL HAYAT İlk Türk devletlerinde görülen göçebe bozkır yaşantısı, Türklerin son derece mücadeleci ve pratik olmalarını sağladı. Türk devletlerinde halk sınıflara ayrılmazdı.Toplumda eşitlik esastı. İnsanlar ekonomik ve dini özgürlüğe de sahip idi. Kölelik ve soyluluk gibi kavramlar ortaya çıkmamıştır. Din adamları da ayrıcalıklı bir sınıf oluşturmamıştır. Orta Asya'nın geniş bozkırları Türkleri göçebe hayat yaşamaya zorladığı için ilk Türk devletlerinde halk hayvancılıkla uğraşırdı. At, Türklerin yaşantısında çok önemli bir yere sahipti. Atı ilk defa ehlileştiren Türkler, onu binek hayvanı olarak kullanmanın yanında etinden ve sütünden de yararlandılar. Türklerin günlük yaşantısının büyük bir bölümü at üzerinde geçerdi. Türklerin büyük topluluklar hâlinde binlerce kilometre uzaklıktaki yerlere göç edebilmelerinde atın büyük payı vardır. Göçebe bir hayat yaşayan Orta Asya Türkleri, hayvanlarını otlatabilmek için yazın yayla (yaylak) da, kışın ise korunaklı vadiler (kışlak) de yaşarlardı. Ekonomik hayatta, avcılığın da önemli bir yeri vardı. Av, aynı zamanda bir ok atma ve savaş eğitimi niteliğindeydi. Türklerde sosyal yaşam, yerleşik hayata geçmeleriyle değişikliğe uğramıştır. Göktürkler döneminde şehirler kurdukları bilinen Türkler, yerleşik hayata yaygın olarak ilk kez Uygurlar döneminde geçmişlerdir. Uygurlar evlerini tuğladan yapıyorlar ve kurdukları şehirlere balık diyorlardı. Örneğin Moyen-Çor Kağan, Orhun nehri kıyısında kurulan şehre Ordubalık adını vermiştir. Bu şehirler, o dönemin canlı ticaret merkezleri olmuştur. Özellikle Uygurlar, bataklıkları kurutup tarlalar açarak, sulama kanalları ile tarımı geliştirmişlerdir. Et, Türklerin en önemli yiyeceklerindendi. Genellikle at ve koyun eti yerlerdi. Sütlü darı, peynir ve yoğurt diğer Türk yiyecekleri arasındaydı. Kısrak sütünün mayalanmasından elde edilen kımız, onların en ünlü içkilerindendi. Değişik bölgelerde yaşayan Türk kavimlerinin farklı kıyafetleri vardı. Genellikle ipek, pamuk, deve tüyü ve yünden imal ettikleri kumaşlardan elbiseler giyerlerdi. Turfan'da dokunan çiçekli Uygur kumaşları meşhurdu. Bizans'a gelin gitmiş olan Hazar prensesi Çiçek'in üzerindeki çiçek desenli Türk elbisesi, Bizans'ta çok beğenilmiş ve Çiçek'in adıyla moda olmuştu. Uygur kadınları kürk ve süslü şapkalar giymeyi severlerdi. Türklerin dinî ve ulusal törenlerine bütün millet katılırdı. Özellikle Hunlar ve Göktürkler her yıl bahar mevsiminin başlangıcında büyük bir şölen düzenlerlerdi. Toy adı verilen bu şölenlerde kurbanlar kesilir, at yarışları yapılır ve dans edilip şarkılar söylenirdi. Bu danslara ve şarkılara eşlik eden müzik aletleri arasında en çok kullanılanı günümüzdeki saza benzeyen kopuz adı verilen bir müzik aletiydi. Bizzat hakan tarafından verilen bu şölenlerde halk giydirilip doyurulurdu. Böylece halkın birlikte yaşama arzusu gelişir ve toplumda sosyal dayanışma sağlanırdı. Türklerde sporun büyük önemi vardı. Komşu milletlerle devamlı mücadele hâlinde olmaları nedeniyle, sürek avları, at yarışları, okçuluk, güreş, kılıç oyunu ve çevgen adı verilen atlı top oyunu sık sık düzenledikleri sportif oyunlardandı. Türklerin Göçebe Olmasının Nedenleri: Türkler; * Irmaklardan sulamada yararlanılamaması * Tarım ve elverişli toprakların azlığı * Yağışların azlığı * Göçebe yaşantıyı sürdürmeleri gibi nedenlerle hayvancılıkla uğraşmak zorunda kalmışlardır. Hayvancılığın gerektirdiği koşullar ise göçebe bir yaşantıya yol açmıştır. Göçebe Toplumların Özellikleri 1. Hayvancılıkla geçinirler 2. Savaşçıdırlar 3. Sanat, mimari ve yazılı eser az bırakmışlardır 4. Köle ve sınıf ayrımı yoktur. 5. Hapis cezaları yoktur. 1- DEVLET YÖNETİMİ Türklerin tarihteki en büyük özelliklerinden biri de teşkilatçı bir millet olmalarıdır. Bu nedenle yıkılan devletin yerine hemen yenisini kurmuşlardır. Dünyada aynı zamanda bir ya da birkaç Türk devleti daima var olmuştur.Bunda Türklerin özgürlüklerine olan düşkünlüğünün de büyük payı vardır. İslâmiyet öncesi dönemde Türk toplumunda, siyasî teşkilâtlanmanın en üst basamağını, "il" denilen devlet oluşturuyordu. Devlet ülke sınırlarını koruyan ve halkı belli kurallara göre yöneten siyasi bir kuruluştu. Devletin başında "hakan" (han-kağan) bulunurdu. a. Hükümdar ve Hükümdarlık Anlayışı Hükümdarlık unvanları İlk Türk devletlerinin başında bulunan hükümdarlar "hakan" unvanı taşıyorlardı. Türk hükümdarları çeşitli dönemlerde değişik unvanlar kullanmışlardır. Bunların başında "tan-hu" veya "şan-yü" unvanı geliyordu. Şan-yü, "sonsuz genişlik, büyüklük" anlamı taşımaktadır. Ayrıca, Türk hükümdarları, kağan, han,hakan, yabgu, il-teber, idikut gibi unvanları da kullanmışlardır. Bunların içinde en çok kullanılan unvanlar hakan, kağan ve han olmuştur. Ülke töreye uygun olarak yönetilirdi. Töre, eski Türklerde devlet ve toplum yaşamını düzenleyen kurallardı. Toplum ve devlet içinde yerleşmiş bulunan, gelenek ve göreneklerden oluşan bu kurallar nesilden nesile aktarılırdı. Kağanlar yapılan resmi törenle tahta çıkarlardı. İlk Türk devletlerinde hükümdarlık sembolleri , 1) otağ ( hakan çadırı) , 2) Örgin (taht) 3) tuğ ( sancak) 4) davul,kotuz (Sorguç) 5) Kale , saray (Orta çağda görülür) Türk hakanlarının çadırları kubbeli olurdu. Çadırların kapıları daha çok doğuya açılırdı. Çadırlar şekli ve rengiyle sahiplerinin devlet içindeki konumunu belirtirdi. Hükümdarın Özellikleri Alp ( cesur ve kahraman) , bilge (akıllı) , adil ve erdemli olması gerekirdi. Hükümdarın Görevleri 1) Türk devlet anlayışına göre, hükümdarın en başta gelen görevi, dağınık boyları toplamak, 2) halkı doyurmak ve giydirmekti. 3) Töre hükümlerini uygulayarak, ülkede dirlik ve düzeni sağlamak, adaleti gerçekleştirmek 4) Orduyu iyi idare edip,ülke çapında asker toplamak, 5) devletin yüksek meclisini yönetmek 6) Türk milletini ekonomik yönden yüksek bir seviyede,barış içinde hür olarak yaşatmak, 7) Meclisi toplantıya çağırıp yönetmek 8) Devlet mahkemesine (yargu) başkanlık etmek 9) Millete hizmet etmek 10) Toy (resmi ziyafet ) vermek Hatun:Türk devletlerinde hükümdarın eşine "hatun" denirdi. Devlet yönetiminde hatun da söz sahibiydi. Hatun, gerektiğinde naip (vekil) olarak devlet başkanlığı yapar, elçileri kabul eder ve devlet meclisine katılabilirdi. b. Veraset Sistemi Türk devletlerinin en zayıf yönünü, veraset sisteminin (tahta geçme) , belli bir kurala bağlanmamış olması oluşturuyordu. Kut Anlayışı Hükümdarlığın kaynağı ilahî idi ve kutlu hanedan soyundan olanlar hükümdar olabiliyordu. Hükümdarlık yetkisinin Gök Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. Bu yetkiye KUT denirdi. Ülkeyi yönetme yetkisindeki kutun babadan oğla geçtiğine ,bunun da, tüm çocuklara, taht üzerinde hak sağladığına inanılırdı. Veraset Sisteminin sonuçları şunlardır: a) Halkın Hakan’a mutlak bağlılığını sağlamıştır. b) Bu anlayışın sonucu olarak Osmanlılara kadar Türk devletlerinde "Ülke, hükümdar ailesinin ortak malıdır" anlayışı devam etmiştir c) Aile üyeleri arasında sık sık taht kavgaları yaşanmıştır. d) Türk devletleri kısa sürede parçalanmış ve yıkılmıştır. Ayrıca irili ufaklı birçok devletin kurulmasına neden olmuştur. (Doğu Göktürk, Batı Göktürk gibi) e) İç mücadeleler Türk devletlerinin zayıflamasına, dış müdahalelere ve esaret altına girmelerine ortam hazırlamıştır. Ancak bazı kardeşler bu geleneğe uymayıp ikili yönetimi benimseyip devleti bölmemişlerdir (I. Göktürk'te Bumin Kağan ve kardeşi İstemi Yabgu, II. Göktürk'te Bilge Kağan ve kardeşi Kültiğin , Selçuklular'da Tuğrul Bey ve kardeşi çağrı Bey devleti birlikte yönetmişlerdir.) NOT: Egemenlik anlayışı “kut” inancı taşımasına rağmen hükümdara sınırsız yetkiler tanımazdı. Hükümdarlar, ülkeyi töre hükümlerine, gelenek ve göreneklere göre yönetirlerdi., Türk hükümdarı insanüstü bir varlık kabul edilmemiştir. Aynı zamanda İlk çağ uygarlıklarında olduğu gibi Tanrı-Kral özelliği taşımaz. Hükümdar oluş şekilleri İlk Türk devletlerinde hükümdar soyundan gelen erkekler değişik yollarla tahta çıkıyorlardı. 1) Tahtta hak iddia edecek ikinci bir varisin bulunmaması durumunda hükümdar soyundan gelen kişi doğrudan tahta çıkardı. 2) Zaman zaman kurultayın seçtiği aday hükümdar olurdu. 3) Bazen de hükümdar soyundan gelen erkeklerin en büyük ve en bilgili olanının tahta geçmesi usulü uygulanırdı. Bu usul ekberiyet sistemi olarak adlandırılmıştır. 4) En sık karşılaşılan durum ise , hanedan üyelerinin birbirleri ile mücadelesi sonunda üstün gelenin tahta çıkmasıydı. Yapılan araştırmalar , Turfan Uygurlarında tahta geçme hukukunun yazılı belgelere ve senetlere dayandırıldığını ortaya koymuştur. Tahta geçme baş hatunun çocuklarının hakkıydı. Hakanın siyasi amaçlarla başka ülke prensesleriyle evlendiği de olurdu. Bu prensesler , ne kadar soylu olurlarsa olsunlar , çocukları yönetimde yer alamazdı. Hükümdarın tahta geçecek çocukları küçük yaşta ise , amcalarının tahta çıkması töreye uygun sayılırdı. c. Devlet Meclisi Türk devletlerinde, devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı meclise, "toy", "kurultay" veya "kengeş meclisleri" adı veriliyordu. NOT: Bu durum eski Türklerde mutlak monarşinin değil, meşrutiyete benzer bir devlet yapısının olduğunu göstermektedir. Yani askeri - demokratik bir yapı söz konusudur. NOT: Bazı Türk hükümdarları kurultayın aldığı kararların bir kısmını uygulamamıştır. Bu durum kurultayın danışma meclisine benzediğini göstermektedir. Hakan, meclisin tabiî başkanıydı. Hakanın katılmadığı hâllerde, meclise, "aygucı" denilen vezir başkanlık ediyordu. Meclis üyelerine toygun adı verilirdi. Meclise, hakana bağlı asker-sivil tüm yöneticiler, boy beyleri, bağlı devletlerin temsilcileri katılırdı. Bu mecliste ülkenin ekonomik, siyasi, sosyal, dini ve askerî konuları görüşülüp karara bağlanırdı. Her yılın dokuzuncu ayında genel bir toplantı yapılırdı. Bu toplantıda hayvanların sayım sonuçları alınır, ordu ile ilgili denetim raporları görüşülür, ve ülkenin genel sorunlarıyla ilgili görüşmeler yapılırdı. Asya Hun Devleti'nde üç meclis bulunuyordu. Birinci meclis, yılın ilk ayında toplanır ve daha çok dinî bir nitelik taşırdı. İkinci meclis, haziran ayında toplanır ve tüm devlet işleri görüşülür, karara bağlanırdı, üçüncü meclis ise, sonbaharda toplanır, askerî durum görüşülür ve hayvan sayımı yapılırdı. Avrupa Hun Devleti'nde de, sürekli görev yapan "seçkinler meclisi" bulunuyordu. Bu mecliste, siyasî ve askerî konuların yanı sıra ekonomik konular da görüşülürdü. Göktürkler, Uygurlar ve diğer Türk devletlerinde de çeşitli devlet işlerinin görüşüldüğü meclisler bulunuyordu. d. Hükümet (Ayukı) Türk devletlerinde önemli kurumlardan biri de "hükümet" idi. Hükümet sözünün Türkçe karşılığı, Orhun Kitabeleri'nde "ayukı" olarak geçmektedir. Hükümet, hakanın emirlerini ve meclisin kararlarını uygulardı. Hükümetin başında, günümüzdeki başbakan durumunda olan "aygucı" bulunuyordu. Hükümetin değişik işlerle ilgili üyelerine "buyruk" (bakan) deniliyordu. Bitikçi ve tamgacılar yazışmaları yapan ve devletin dış politikasını yürüten kişiler idi. Saray görevlilerinden olan Tarkan ve apa askeri ve sivil yönetimden sorumluydular. Bunlardan başka ülkenin denetim ve vergi işleriyle ilgilenen tudun unvanlı görevliler de bulunurdu. Tigin: Kağanın erkek kardeşidir. Hükümdar çocukları (Tekin) Şad: Hanedan mensubu komutanlar ve vezirlerdir. Oymak ve boylara idareci olarak gönderilir. Subaşı: Ordu komutanı Apa - Yargan - İşpara : Çeşitli memurluklardır. içbuyruklar (saray işleri ile ilgili bakan), e. İkili Teşkilât Türklerde ilk devlet teşkilâtı, Asya Hun Devleti hükümdarı Mete Han tarafından yapılmıştır. Ülke, yönetim bakımından "sağ-sol", "doğu-batı" gibi iki bölüme (kanada) ayrılırdı. Bu ikili teşkilâtın kaynağı, Türklerin Gök Tanrı inancıyla ilgilidir. Güneşin doğduğu taraf kutsal sayılırdı. Bu nedenle, idarî yönden doğu, batıya göre üstün kabul edilirdi. Bu anlayışla hakan, ülkenin doğu kanadında otururdu. Devletin batı kanadını genellikle hükümdarın kardeşi, "yabgu" unvanıyla yönetirdi.Yabgu iç işlerinde serbest , dış işlerinde büyük hakana bağlıydı. Hükümdar çocukları (tiginler) da, devleti yönetme konusunda tecrübe kazanmaları için, bazı boylara veya oymaklara "şad" unvanıyla yönetici olarak gönderilirlerdi. 2- ORDU İlk Türk devletleri, askerî temeller üzerine kurulmuşlardı. Bu nedenle, sosyal hayatta ve devlet teşkilâtında askerî bir disiplin egemendi. Bu bütünleşmenin bir sonucu olarak, "ordu-millet" geleneği ortaya çıkmıştır. Bu geleneğin sonucu, kadınlar da erkekler gibi ata biner ve silâh kullanırlardı. Bozkırların güç hayat koşulları, Türkleri mücadeleci bir millet hâline getirmiştir. Göçebe hayatın zorunlu kıldığı büyük hayvan sürülerinin bakımı, sürek avları, bir çeşit savaş eğitimi gibiydi. Türk, devletlerinde her Türk, savaşa hazır durumda olduğundan, askerlik, özel bir meslek sayılmazdı. Türk ordusunun başlıca özelikleri : 1) Türk ordusu ücretli değildi. 2) Türk ordusu daimî idi. Çünkü, her kadın ve erkek asker sayılır, her an savaşa hazır durumda bulunurdu. (Her Türk bir asker , siyasi teşkilatta görev yapan (boy beyi , han, şad , Tigin...) her yönetici savaşa hazır bir komutandı. ) 3) Türk ordusunun temelini atlı askerler meydana getirirdi . İlk daimî Türk ordusu, Asya Hun Hükümdarı Mete Han tarafından kurulmuştur. Mete'nin tahta çıkış tarihi olan M.Ö. 209 yılı, "Türk Kara Kuvvetleri"nin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Türk ordusu, 10'lu sisteme göre teşkilâtlanmıştı. Buna göre, en büyük birlik, on bin kişiden oluşuyordu. On bin kişilik birliklere Tabgaçlar, Göktürkler ve Uygurlar "tümen" adını veriyorlardı. Tümenler, 1000'lere, 100'tere ve 10'lara ayrılırdı. Bu birliklerin başında tümenbaşı, binbaşı, yüzbaşı, onbaşı rütbelerini taşıyan komutanlar bulunuyordu. On'lu sistem, Türk ordusunun rahat ve hızlı bir şekilde hareket "edebilmesine ve anî baskınlarla düşmana saldırmasına uygun bir sistemdi. Kullanılan Silahlar: Türk orduları, bulundukları çağa göre, en gelişmiş silâhlan kullanıyorlardı. En çok kullanılan silâhlar ok ve yaydı. Başka kavimlerin av âleti olarak kullandıkları ok ve yay, Türklerin elinde etkili bir silâh hâline geldi. Orduda çeşitli ok ve yaylar kullanılıyordu. Bunlar içinde, Mete zamanından beri kullanılan ıslıklı oklar, düşmanın moral gücünü bozması yönünden en etkili olanıydı. Yakın dövüşte kargı, kılıç, süngü, mızrak ve kalkan kullanılırdı. Savaş Taktikleri: Tamamı atlı birliklerden oluşan Türk ordusu, hızlı manevra yeteneğine sahipti. Baskın şeklinde yapılan saldırılar, düşman üzerinde büyük şaşkınlık yaratırdı. Türk ordularının savaş stratejileri, "keşif seferleri" ve "yıpratma savaştan" olmak üzere iki esasa dayanıyordu. Düşman saldırılarından korunmak amacıyla sınır boylarında, belirli genişlikte boş alanlar bırakılırdı. Anî bir düşman saldırısına karşı daima hazırlıklı bulunulur, gözcü ve öncü askerî birlikler bulundurulurdu. Türk ordusunun iki önemli savaş taktiği vardı. Bunlar; sahte geri çekilme (sahte ricat) ve pusu kurma idi. Buna göre, merkezdeki kuvvetler, saldırıya geçtikten bir süre sonra, yenilmiş gibi yaparak geri çekilirdi. Bu sırada pusuya düşürülen düşman ordusu, çember içine alınarak imha edilirdi. Türklerin uzun yüzyıllar başarıyla uyguladıkları bu savaş taktiğine “Turan taktiği" veya "kurt kapanı" adı verilirdi. Bu taktik, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç ve en son olarak da, 26 Ağustos 1922'de Atatürk tarafından Büyük Taarruz'da başarıyla uygulanmıştır. Türk ordusu, sahip olduğu üstün özellikleri ve gelişmiş silâhlarıyla Çin, Roma, Bizans, Rus ve Moğollar üzerinde etkili olmuştur. Bu devletler de, kendi ordularını, Türk ordu teşkilâtına göre yeniden düzenlemek ihtiyacı duymuşlardır. 3- DİN VE İNANIŞ İslâmiyet öncesi dönemde Türklerin din ve inanışlarını üç grupta toplayabiliriz: a) Tabiat Kuvvetlerine İnanma Türkler, tabiatta birtakım gizli güçlerin varlığına inanıyorlardı. Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, ağaç, orman, göl, deniz gibi coğrafî unsurları, "yer-su( iduk-yer) " denilen "tabiat ruhları" olarak görmekteydiler. Ayrıca yazıtlarda Umay adı verilen bir tanrıçadan da bahsedilmektedir. Türkler, ruhları, iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayırıyorlardı. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar, yılın belirli aylarında, başta hakan olmak üzere, tüm yöneticiler ve halk, kutsal sayılan ata mağarasında Gök-Tanrı'ya, atalara kurban keserlerdi. Türkler, yağmur yağdırmak, rüzgâr estirmek için kullanılan "yada taşı" nı kutsal sayarlardı. b) Atalar Kültü Türklerde, ölmüş büyüklere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılır ve onlara saygı gösterilirdi. Ataların, öldükten sonra, ruhları aracılığıyla aile fertlerini korumaya devam ettiklerine inanılırdı. Bu nedenle onlara karşı duyulan şükran hissinin bir ifadesi olarak, atalara kurban sunulurdu. En değerli kurban, at idi.Atalara ait hatıralara verilen önem, mezarlara yapılan saldırıların ağır bir şekilde cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır. Atilla'nın I. Balkan Seferinin bir nedeni de, Hun hükümdar ailesi mezarlarının, Bizans'ın Margos piskoposu tarafından açılarak soyulmuş olmasıdır. Bu harekete sebep, Türklerin ölülerini, silâhlan ve kıymetli eşyalarıyla birlikte gömmeleriydi. c) Gök-Tanrı Dini Türklerin asıl dini, Gök-Tanrı dini idi. Orhun Kitabeleri'nde, "Tengri" veya “Türk Tengirisi" şekliyle yer alan Tanrı, en yüksek varlıktı. Türkler, Tanrı'nın tek olduğuna, millete hayat verdiğine ve zafere ulaştırdığına inanırlardı. Asya Hun Hükümdarı Mete Han, M.Ö.176 yılında Çin imparatoruna gönderdiği mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını belirterek, askerî zaferlerini Gök-Tanrı'nın yardımıyla kazandığını belirtmiştir. Türklerde Tanrı düşüncesi, maddî gök yüzünden, manevî, ulu bir varlığa doğru gelişmiştir. Türkler, yerin, göğün ve insanların Tanrı tarafından yaratıldığına inanıyorlardı. Bu düşünce, Orhun Kitabeleri'nde şöyle açıklanmaktadır: "Yukarıda gök, aşağıda yağız yer kılındıkta, ikisi arasına kişi oğlu kılınmış..."Türklerde, ölen kişinin ardından yas tutulurdu. Ölünün bulunduğu çadırın etrafında atlarla dolaşılır, ölen kişi için at ve koyun kurban edilirdi. Ayrıca, bu törene katılanlara yemek verilirdi. Bu törene "yuğ" adı veriliyordu. Türkler, ölümle, hayatın bitmediğine inanıyorlardı. Bu nedenle, ölen kişinin hayattayken sevdiği eşyalar, "kurgan" adı verilen mezara konulurdu . Mezarın yanına, ölen kişinin hayattayken öldürdüğü düşmanların sayısı kadar , taştan yontulmuş tasvirleri dikilirdi. Bu taşlara "balbal" denirdi. Türklerde güçlü bir ahiret inancı vardı. İyi insanlar "uçmağ" denilen cennete, kötü insanlar ise "tamu" denilen cehenneme giderlerdi. Din adamlarına "kam" adı verilirdi. Gök-Tanrı dinindeki tek tanrı inancı, gelecekte Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinde önemli bir neden olmuştur. Şamanizm: Kam veya Şaman adı verilen kişilerin, kötü veya iyi ruhlarla temas sağladıklarını inanılarak, bunların büyücülük ve sihir özelliklerine başvururlardı. Şamanlık Türkler arasında VI. Ve VIII.yüzyıllarda yayılmıştır. Şaman inançları Anadolu'da hala varlığını sürdürmektedir. Örneğin; Gelinlerin üzerine buğday veya para atmak, Eşikten atlamanın uğursuz kabul edilmesi, kurşun dökmek gibi... d) Diğer Dinler Tarihin çeşitli dönemlerinde Orta Asya'dan göç eden Türkler, çeşitli bölgelerde, değişik kültür ve medeniyetlerle karşılaştılar, Zamanla bu kültür ve medeniyetlerin etkisinde kalan Türk boyları arasında çeşitli dinler de yayıldı. 1) Çin'de devlet kurmuş olan Tabgaçlar, Budizmin etkisinde kalarak, millî benliklerini kaybettiler. 2) Uygurlar arasında Maniheizm ve Budizm dinleri yayıldı. 3) Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler ve Kumanlar, Hıristiyanlığı kabul ederken, 4) IX. yüzyılın başlarında Hazarlar, Musevîliği kabul etmişlerdir. 5) Ancak, bu dinlerin hiçbiri İslâmiyet kadar Türkler arasında yayılmamış ve etkili olmamıştır. İslâmiyet’in dışındaki dinleri benimseyen Türk boyları, bir süre sonra Türklük özelliklerini kaybetmişlerdir. 4- HUKUK Eski Türklerde yazılı hukuk yoktu. Türklerin âdet, gelenek ve göreneklerinden oluşan yazısız hukuka “töre” (türe) denilirdi. Bununla beraber, törenin anayasa niteliğinde, adalet, eşitlik ve iyilik gibi değişmez ilkeleri vardı. Türklerde, yazılı olmamakla beraber, gelişmiş bir hukuk anlayışı vardı. Halkın devletle ve birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen kurallara "töre" veya "türe" adı verilirdi. Töre hükümlerinin en önemli yanı, değişen zamana ve şartlara göre, devlet meclislerinin onayı ile değişebilmesiydi. Ancak, değişmeyen hükümleri de vardı. Bunlar; adalet, iyilik, eşitlik ve insanlık idi. Töre hükümlerine uymayanlar, ağır şekilde cezalandırılırdı. Adam öldürmek, soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırmak, kesinlikle yasaktı. Suç üstü yakalananlar öldürülürdü. Miras hukukuna göre topraklar , en küçük oğla, taşınabilir mallar ise , diğer oğullara verilirdi. Adalet Teşkilatı Türk devletlerinde adlî teşkilât, iki kademeden oluşuyordu. 1) Hükümdarın başkanlık ettiği ve "yargu" denilen yüksek mahkeme, siyasî suçlara bakardı. 2) Yarganlar (hâkimler) idaresindeki mahkemeler ise adî suçlara bakardı. Uygurlar zamanında ticarî ilişkilerin gelişmesi sonucu, kişiler arasındaki anlaşmaların yazılı hâle getirilmesi ihtiyacı ortaya çıktı. Bunun sonucu olarak da, Türk hukuku ilk kez Uygurlar tarafından yazılı hale getirildi. Bu yazılı belgelerden çoğu günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlar medenî hukuk, ticaret hukuku , borçlar hukuku ve vergi hukukuna ilişkindir . 5- YAZI, DİL VE EDEBİYAT Türkler, yazılı yaşama ancak VI. yüzyılda geçtikleri için; Türklere ait bilgiler genellikle Çin, Bizans ve İran kaynaklarında yer almaktadır. a) Yazı: Türkler, tarih boyunca Göktürk, Uygur, Soğd, Brahmî, Süryanî, Arap, Kiril ve Lâtin alfabelerini kullanmışlardır. Göktürk ve Uygur alfabeleri, Türklerin kendi buluşları olan millî alfabeleridir. Bizans ve Çin kaynaklarına göre, Türklerin, Göktürk alfabesinden önce de kullandıkları yazıları vardı. 1970 yılında Işık göl civarında açılan Esik kurganından çıkarılan gümüş bir çanak üzerindeki yazıların, M.Ö. V.-IV. yüzyıllara ait olduğu tahmin edilmektedir. Yine, Tanrı dağlarının Kurday bölgesinde, M.Ö. II. yüzyıla ait bir kitabe bulunmuştur. Her iki tarihî belge, Türklerin, Göktürk alfabesinden önce de yazıları olduğunu kanıtlamaktadır. Göktürk Yazısı (Orhun Alfabesi) 1) Türklerim en eski milli alfabesidir. 2) Göktürk yazısında 38 harf bulunmaktadır. Bunların 4'ü sesli, 34'ü sessizdir. 3) Yazı, sağdan sola doğru yazılır ve kelimeler, aralarına, üst üste iki nokta konarak birbirinden ayrılır. 4) Göktürk yazısına ilk olarak, Orhun nehri dolaylarında bulunan yazıtlarda rastlanıldığı için, "Orhun alfabesi" de denmektedir. 5) Göktürk alfabesi ile yazılmış en önemli eser, Türk edebiyatının ilk yazılı eseri olan Göktürk ( Orhun) Kitabeleridir. Bunların en önemlileri Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adına yazılanlardır. 6) Göktürk yazısı, bazı küçük farklılıklarla Kırgızlar, Bulgarlar, Hazarlar ve Peçenekler tarafından da X. yüzyıla kadar kullanılmıştır. Uygur Yazısı 1) Türklerin ikinci millî alfabesi, Uygur alfabesidir . 2) Uygur yazısı, esas olarak Soğd alfabesinden alınmıştır. Uygurlar, bu alfabeyi bazı değişikliklerle kendilerine özgü bir alfabe durumuna getirdiler. 3) Uygur alfabesi 18 harften meydana gelmektedir. Bunların 3'ü sesli, 15'i sessizdir. 4) Yazı, yukarıdan aşağıya ( veya sağdan sola) doğru yazılır. Harfler başta, ortada ve sonda değişik şekiller alır. 5) Uygur yazısı, VIII. yüzyıldan XV. yüzyılın sonlarına kadar çok geniş alanlarda kullanılmıştır. 6) Uygurların, XIII. yüzyılda Moğol hâkimiyetine girmelerinden sonra, Uygur alfabesi, uzun bir süre Moğolların resmî yazısı olarak kullanıldı. Kağıt yapımını bilen Uygurlar , yazılarını kağıt üzerine yazmışlardır.Ayrıca hareketli harf sistemine dayanan matbaayı da Uygurların bulduğu basılan Uygurca kitapların çokluğundan anlaşılmaktadır. Bugün dünyanın bir çok kütüphanesinde ve müzesinde Uygur alfabesiyle yazılmış kitaplar bulunmaktadır. Uygurlara ait hukuk belgeleri de bu alfabe ile yazılmıştır. b) Dil ve Edebiyat Türkçe, Ural-Altay dil ailesinin Altay grubu içinde yer alır. Türkçe’nin ilk edebiyat ürünleri sözlüdür. Cenaze törenlerinde söylenen "sagu", şölenlerde kopuz eşliğinde çalınıp söylenen "koşuk" ve atasözleri olan "sav" lardır. Bağımsızlık, vatanın kutsallığı , birlik beraberlik ve kahramanlık konularını işleyen destanlar ve efsaneler, sözlü edebiyatın en önemli örnekleridir. 1. Altay - Yakut Yaradılış ..Destanı 2. Sakalar (İskitler) Dönemi a- Alp Er Tunga Destanı b- şu Destanı 3. Hun Dönemi - Oğuz Kağan Destanı 4. Gök Türk Dönemi a. Bozkurt Destanı b. Ergenekon Destanı 5. Uygur Dönemi a. Türeyiş Destanı b. Göç Destanı 6. Kırgız Dönemi Manas Destanı . Kırgızlara ait olan Manas Destanı 400.000 beyitten oluşmakta ve dünyanın en uzun destanı özelliğini taşımaktadır. Yazılı Edebiyat Türk edebiyatının bilinen ilk yazılı örnekleri, VI. yüzyıla ait Yenisey Kitabeleri ile VIII. yüzyıla ait Orhun Kitabeleri'dir. Ayrıca Uygurlar'a ait Karabalgasun Yazıtları önemlidir. Yenisey Kitabeleri, Yenisey nehri dolaylarında bulunmuş olup, Kırgızların mezar taşlarına yazdıkları yazılardır. Orhun Kitabeleri Orhun Kitabeleri, Göktürk Hakanı Bilge Kağan ve kardeşi Kültigin ile büyük devlet adamı Tonyukuk adlarına dikilmişlerdir. İlk kitabe, Tonyukuk tarafından, kendisi için diktirilmiştir (720-725). Tonyukuk anıtı Türk dili ve edebiyatının kolayca okunabilen ilk anıtı olması yönünden de önem taşır. İkinci kitabe, Kültigin adına Bilge Kağan tarafından 732 yılında dikilmiştir. Kitabede, II. Göktürk Devleti'nin kuruluşu, Kültigin'in kahramanlıkları, Türk milletinin, geçmişteki olaylardan ders alarak bir daha yanılmaması anlatılır. Üçüncü kitabe, Bilge Kağan adına 735 yılında oğlu tarafından dikilmiştir. Bu kitabede de, II. Göktürk Devleti'nin kuruluşu ve Göktürklerin elli yıllık tutsaklık dönemi anlatılmaktadır. Tonyukuk kitabesini kendisi yazmış, Kültigin ve Bilge Kağan için dikilen kitabeler, Yuluğ( Yolluğ) Tigin tarafından yazılmıştır. Orhun Kitabeleri, 1709 Poltava Savaşı'nda Ruslara esir düşen İsveçli subay Strahlenberg tarafından 1722 yılında bulunmuştur. Kitabelerdeki yazılar ise, 1893 yılında Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen (Vılhem Tomsen) tarafından okunmuştur. Kitabelerdeki yazılardan, ilk olarak, “Tengri", Türk" ve "Kültigin" kelimeleri okunmuştur. Orhun Kitabeleri'nin bulunması ve okunması, Türk kültür tarihi yönünden büyük önem taşır. Orhun Kitabelerinin Önemi: a) Orhun Kitabeleri, Türkçe’nin, Türk tarihinin ve Türk edebiyatının ilk yazılı belgeleridir. b) Türk adının geçtiği ilk Türkçe metinlerdir. c) Kitabeler; Yöneticilerin halka hesap verdiği, Devletle halkın birbirlerine karşı görevlerinin belirtildiği, Türk kültür ve yasalarının anlatıldığı Sosyal devlet yapısının vurgulandığı belgelerdir. d) Bu kitabelerden Türklerin o günkü yaşayışlarını, inançlarını öğreniyoruz. e) Çin esaretine bir daha girmemek için hakan ve halka öğütler verilmiştir. f) İstiklal ve Milliyetçilik kavramı ilk defa burada işlenmiştir g) Türk topraklarının (Ötüken) kutsal olduğu belirtilmiştir. İslamiyet öncesi Türk edebiyatının Uygur dönemine ait, kalıntıları oldukça zengindir.Turfan bölgesinde yapılan kazılarda yüzlerce kitap ortaya çıkarılmıştır. Karabalgasun Yazıtları: Uygurlar'ın Mani dininin etkisiyle düzenledikleri yazıtlardır. Adı bilinen en eski Türk şairi Aprın-çur Tigin’dir. 6- EKONOMİ Türk devletlerinde ekonominin temeli, başlangıçta hayvancılığa dayalıydı. Daha sonraki dönemlerde Türkler, tarım ve ticaret alanlarında da faaliyette bulundular. a) Hayvancılık : Hayvancılık, ekonomik hayatın temelini oluşturuyordu. Geniş bozkırlarda en çok beslenen hayvanlar, at ve koyundu. Bunlardan başka, deve ve sığır da beslenirdi. Türklerin başlıca geçim kaynaklarını, bu hayvan sürüleri meydana getiriyordu. Bu hayvanlardan hem beslenmede, hem giyimde hem de günlük hayatta faydalandırdı. Koyunun yünü eğirilerek ip yapılır ve bundan da halı, kilim ve kumaş dokunurdu. Bilim adamları, halının ana yurdu olarak Orta Asya'yı gösterirler. Bozkır hayatında, sebzeye karşı fazla bir istek duyulmazdı. Et,,süt, Sütlü darı, peynir, yoğurt ve kısrak sütünden yapılan kımız içkisi, Türklerin başlıca besin maddeleriydi. Bu besin maddeleri, Türkler tarafından Avrupalılara öğretilmiş olup, isimleri de değişik dillerde aynen kullanılmıştır. Et, Türklerin günlük hayatta en çok tükettikleri besin maddesiydi. b) Tarım Türkler, hayvancılığın yanı sıra, iklim ve toprağı elverişli bölgelerde tarımla da uğraşmışlardır. Türkler, tarımla uğraşmaya başladıktan sonra toprağa büyük değer vermişler ve "toprak, milletin köküdür" demişlerdir. Çin kaynaklarında, Hunların, buğday ve darı yetiştirdiklerinden bahsedilir. Altay ve Sayan dağlarında, buğday üretiminin, en az üç bin yıldan beri yapıldığı, arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır. Göktürklerde her ailenin, ekip biçtiği ve suladığı toprağı vardı. Kapgan Kağan'ın, 696 yılında Çin ile yaptığı anlaşmanın bir maddesi, Çin'in, Göktürklere tarım âletleri ve tohumluk vermesiyle ilgiliydi. Tarımın gelişmesi amacıyla, Türklerin sulamaya da büyük önem verdikleri görülmektedir. Bunun en güzel örneği, Altay bölgesinde, Hunlar zamanında açılmış olan Tötö kanalıdır. Kanalın uzunluğu 10 km'ye yakın olup, günümüzde dahi kullanılmaktadır. Tarım, özellikle yerleşik hayata geçen Uygurlar zamanında büyük gelişme göstermiştir. Uygurlar, her çeşit sebze (bakla, bezelye) ve meyve (karpuz, kavun, üzüm) yetiştirmişlerdir. Türkler, tarlaya "tarıglag", çiftçiye "tarıgçı" demekteydiler. "Saban" kelimesi de, Türkçe’de bilinen en eski kelimelerden biridir. Türklerin tanıdığı ilk tarım ürünü "yonca", tanıdıkları ilk gıda maddesi ise "darı" olmuştur. c) Ticaret: Asya Hunlarından itibaren, Türk devletlerinin, ticarete büyük önem verdiklerini görmekteyiz. Türkler, ilk devirlerden beri yakın komşularıyla yoğun ticarî ilişkilerde bulunmuşlardır. Türkler, komşu ülkelere canlı hayvan, konserve, et, deri, kösele, kürk ve hayvanî gıdalar satarken, karşılığında tahıl ve giyim eşyası almışlardır. Asya Hunları, Göktürkler ve Uygurlar, Çin ile; Avrupa Hunları, Bizans ile ticaret anlaşmaları yapmışlardır. İpek ve Kürk Yolu’nun Türklerin elinde bulunması, diğer milletlere karşı Türklere üztünlük kazandıran iki önemli avantajdı. İpek Yolu Çin'den başlayıp doğudan batıya doğru Orta Asya'yı aşarak, Akdeniz kıyılarında sona eren "İpek Yolu"nun büyük kısmı, Türk ülkelerinden geçiyordu. Bu yolla yapılan kervan ticareti, Türk devletlerinin önemli bir gelir kaynağıydı. Bu yola egemen olmak, Türk ve Çin devletlerinin başlıca amacı olmuştur. Kürk Yolu Ayrıca, Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp Ural, Güney Sibirya, Altaylar ve Sayan dağları üzerinden Çin'e ulaşan ; İpek Yolu'na kuzeyden paralel uzanan bu yola "Kürk Yolu" deniliyordu. Bu yol üzerinde de canlı bir ticaret vardı. Hazar, Sibir, Ogur ve Bulgar Türklerinin elde ettikleri sincap, sansar, samur, kunduz, vaşak kürkleri ve bunlardan imâl edilen eşyalar, Kürk Yolu ile batıya taşınıyordu.7 751 Talaş Savaşı'ndan sonra, Müslüman Araplarla Türkler arasında ticarî ilişkiler giderek artmaya başladı. Türk tüccarları da mallarını, sınır kasabalarına götürerek satarlardı. Böylece, Türklerle Müslümanlar arasındaki ticarî faaliyetler artmaya başladı. d) Madencilik Türkler, çok eski devirlerden beri, çeşitli madenleri işlemesini ve bunlardan âletler yapmasını biliyorlardı. Göktürklerin, demircilikle uğraştıkları ve tarih sahnesine çıktıklarında Juan Juanlara (Avarlar) bağlı olarak, savaş araçları yaptıkları bilinmektedir. Göktürklerin demircilikle uğraştıkları ;Hunların Altaylardaki demir madenlerinin ,Hazarların da Kafkaslar'daki altın ve gümüş madenlerini işlettikleri bilinmektedir. e) Devlet Gelirleri a) Halktan toplanan toprak ve hayvan vergileri, b) Savaşlarda elde edilen ganimetler, c) Bağlı devletlerden alınan vergiler d) Ticaret yollarından sağlanan vergiler Para olarak, hükümdarın resmî mühürü vurulmuş ipekli veya pamuklu bez parçaları kullanılıyordu. Madenî paralar Türgişler zamanında kullanılmaya başlanmıştır. 7- SANAT Orta Asya Türk sanatının temeli, geleneksel göçebe yaşantıya dayanır. Bu sebeple yerleşik hayata özgü olan saray, tapınak, kale gibi sanat yapılarına Orta Asya Türk sanatında pek rastlanmaz. Türkler, yaşadıkları göçebe hayata uygun eşyalar yapmış ve kullanmışlardır. İlk Türk devletlerinde gelişme gösteren başlıca sanatlar şunlar olmuştur: Maden İşleme Sanatı Demircilik ve maden işçiliği, Türklerin millî sanatlarıydı. Altın ve diğer madenlerden süs eşyaları, eyer ve koşum takımları ve çeşitli savaş âletlerinin yapımı oldukça gelişmişti. Yapılan eşyaların çoğu pars, kaplan, kurt, geyik, at, koyun, keçi gibi hayvan figürleriyle süslenmekteydi . Kılıç, kalkan, kargı, mızrak, temren, imal edilen başlıca savaş âletleriydi. Kılıçların kabzaları, hayvan figürlü altın levhalarla kaplanır ve kıymetli taşlarla süslenirdi. Bu şekil süslemeye "hayvan üslûbu" adı verilmektedir. Hayvan figürlerinin her alanda yoğun olarak kullanılmasında, göçebe yaşantının yanı sıra, tabiat kuvvetlerine olan inancın da etkisi vardı. Tabiat üstü kuvvetlerden korunmak amacıyla yapılan ve özellikle Hunlarda görülen hayvan biçimli heykeller, çadır tepeliği olarak kullanılırdı. Çin'den Tuna boylarına kadar uzanan topraklarda bulunan kurganlarda, maden işleme sanatına ait sayısız eserlere rastlanmıştır. Bu kurganlar içinde en önemlisi, "Esik Kurganı”dır. Kazakistan'da, Almatı’ya 50 km uzaklıkta, Isık göl yakınındaki Esik çayı kıyısında ortaya çıkarılan bu kurgan, M.Ö. V. — IV. yüzyıllara aittir. Kurgandan çok sayıda altın eşya, seramik küpler, tahta kaşıklar, iki gümüş kupa ve bir gümüş çanak ortaya çıkarılmıştır. Bunların içinde en önemlisi, "Altın Adam”dır. (Bir Türk prensine ait olduğu tahmin edilen iskeletin, altın levhalardan oluşan bir zırhın içinde bulunmasından dolayı bu ad verilmiştir) . Türklerin maden işleme sanatındaki zevk ve incelikleri, Türk ülkelerini ziyaret eden yabancı elçilerin ve seyyahların dikkatini çekmiştir. 518 yılında Akhunları ziyaret eden Çinli Song-Yün, 596'da İstemi Kağan'ı ziyaret eden Bizans elçisi Zemarkhos ve 629'da Batı Göktürk Hakanı Tong Yabgu'nun misafiri olan Budist rahip Hiuen-T-sang, anılarında, Türk sanat zevkinin ve inceliğinin ne kadar ileri düzeyde olduğunu hayranlıkla anlatmaktadırlar. Yine Bizans tarihçisi Priskos, Avrupa Hun hükümdarı Attilâ'nın sarayının, altın ve kıymetli taşlarla süslenmiş eşyalarla dolu olduğunu yazmaktadır. Türkler arasında ayrıca usta marangozlar ve tahta oymacılar da vardı. Hunlar masa, sandalye, koltuk, dolap yapıyorlar; karyola ve perde kullanıyorlardı. Bu ev eşyalarından çoğunu Çinliler, Hunlardan öğrenmişlerdir. Dokumacılık Altaylar ve Orhun bölgesinde yapılan arkeolojik kazılarda, giyim eşyalarına, halı ve kilim örneklerine rastlanılması, Türkler arasında dokuma sanatının da geliştiğini göstermektedir. Halı dokumacılığı, Türklerin dünya medeniyetine bir armağanı olarak kabul edilir. Halı ilk kez Hunlar tarafından koyun yününden dokunmuş ve kullanılmıştır. Altaylar'da Pazırık kurganında bulunan halı dokunuşu, üzerindeki nakışları ve renkleri ile dokuma sanatının bir şaheseri olarak kabul edilmektedir . Boyu 200, eni 189 cm, kalınlığı 2 mm olan Pazırık halısında 10 santimetre karede 36.000 düğüm bulunmaktadır. Dünyanın en eski halısı olan Pazırık halısı, günümüzde Leningrad Hermitaj Müzesi'nde sergilenmektedir. Dokuma sanatı, Hazarlarda da ileri gitmişti. Diğer ülkelerin prensleri ve kralları ile evlenmek üzere gönderilen Hazar prenseslerinin çeyizleri incelendiğinde, Hazarların bu alanda çok gelişmiş oldukları görülmektedir. Resim Türklerin resim sanatıyla da çok eski devirlerden beri ilgilendikleri görülmektedir. Hunlardan kalma eserler üzerinde insan ve hayvan resimleri bulunmaktadır. Göktürkler döneminde de Bilge Kağan ve Kültigin için yapılan anıtların duvarlarında her ikisinin savaşlarını canlandıran tasvirler yer maktaydı. Türk resim sanatı özellikle Uygurlar döneminde ileri gitti. Uygurlar ile birlikte resim sanatında üslûp ve teknik değişikliği kendini göstermiştir. Uygurlar aracılığıyla Türk resminde gerek teknik ve gerekse düşünce yönünden, uzak Doğunun etkisi kendini göstermeye başlamıştır. Uygurlar kitaplarını, tapınaklarını çok güzel resim ve minyatürlerle süslemişlerdir. Duvar resimleri genellikle Mani ve Buda dininin metinleriyle ilgilidir. Tapınaklardaki duvar resimlerinde baş rahibin yolculukları ve maceraları dile getirilmektedir. Figürlerin düzen içinde, tek sıra hâlinde ve dik duruşları, Türk saray düzenini yansıtmaktadır. Fresklerde Uygur şehzadelerinin resimleri çok gerçekçi olarak canlandırılmıştır. Uygur resimlerinde renk olarak parlak ve canlı renklerin çokça kullanıldığı görülmektedir. Uygur şehirlerinin kalıntılarında görülen minyatürler, Türk resim sanatının ilk örnekleri olarak kabul edilir. Uygurlardan kalan minyatürler, genellikle Mani dini ile ilgili kitaplarda bulunmaktadır. Uygur minyatürleri, Moğollar aracılığıyla İslâm dünyasına girmiş ve İslâm sanatına da etki yapmıştır. Heykel Türk sanatında ilk heykel örneklerine Göktürkler döneminde rastlanılmaktadır. Bu döneme ait en önemli eserler Orhun nehri dolaylarında bulunmaktadır. Bu bölgede Kültigin'in mermerden yapılmış heykelinin baş kısmı ile eşine ait mermer bir yüz parçası bulunmuştur. Göktürk heykel sanatının en karakteristik örnekleri balballardır. Türkler, ölen kahramanların mezarları başlarına, hayattayken yendiği düşmanların heykellerini dikiyorlardı. Bu heykellere "balbal" adı verilirdi. Yine, Göktürkler dönemine ait kurganlarda bulunan koç heykelleri geleneği, daha sonraları Anadolu'da da uzun yıllar devam etmiştir. Heykel sanatı Uygurlar döneminde oldukça gelişme göstermiştir. Uygur heykellerinin kaynağı, Göktürkler ve diğer Türk devletlerinde çok yaygın örneği olan balballara dayanıyordu. Başlangıçta normal insan boyundaki heykeller, giderek yerlerini 10 m'yi aşan heykellere bırakmışlardır. Kuçar, Hotan, Niye ve Akterek kentlerinde Uygur heykel sanatının değişik örnekleri görülmüştür. Uygur heykel sanatında hayvan üslûbunun ağır bastığı görülmektedir. At, deve, keçi, fil heykelleri, insan heykellerinden daha fazla yapılmıştır. Mimarlık Hunlar ve Göktürkler döneminde halkın büyük bir kısmı göçebeydi. Bu sebeple büyük ve kalıcı yapılar inşa edilmemiştir. Bununla beraber, geçici yerleşme birimleri inşa ettikleri ve buralarda evler yaptıkları bilinmektedir. Evler daha çok kerpiçten yapılıyordu . Yılın ancak bir kısmında kullanılan bu evlerin sağlam olmasına Hunların ve Göktürklerin pek önem vermedikleri görülmektedir. Çin kaynakları, Hunların, evlerini topraktan inşa ettiklerini yazmaktadır. Buna karşılık Hazarların evlerini ahşaptan, sadece hükümdar sarayını taş ve tuğladan yaptıkları bilinmektedir. Volga Bulgarlarının evleri de ahşap idi. Uygurlar döneminde yerleşik hayata geçilmesiyle evler, tapınaklar ve şehirler inşa edilmeye başlanmıştır. Uygur mimarisinde Mani ve Budizm dinlerinin etkisi görülmektedir. Yapılarda ukubbeyi ilk kullanan Uygurlar olmuştur.Tek katlı olarak inşa edilen Uygur evlerinin etrafı duvarlarla çevrili olup , içinde hayvanların barındığı ahır da bulunuyordu. Uygurlarda surlarla çevrili kentlere “Balık” adı verilirdi. Bu şehirlerde saray ve tapınaklar, şehri süsleyen başlıca büyük yapılardı. Doğu Türkistan Uygurlarına ait , kayalara oyulmuş çok sayıda tapınak vardır. Tapınakların duvarları ve tavanları , konularını Budizm’den alan fresklerle süslenmiştir. Müzik Türk toplum hayatında müziğin önemli bir yeri vardı. Çin kaynakları 28 çeşit Hun halk türküsünden bahsetmektedir. Türk devletlerinde askerî bando da çok yaygındı. Göktürk ve Uygur bandolarında, davulun yanı sıra çeşitli nefesli çalgılar bulunuyordu . Türkler söyledikleri besteye "ir", sazlarla çalınan melodiye "küg" diyorlardı. Ordugâhlarda ve hükümdarın huzurunda ir ve küglerden, her gün 9 parça çalınırdı. Bu, hâkimiyet alâmetlerinden biriydi. Askerî bandonun hükümdar huzurunda çeşitli marşlar çalması uygulaması, daha sonraları Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de devam etmiştir. Türk müzik âletleri içinde en önemlisi "kopuz" idi. Destanlar, kahramanlık menkıbeleri, aşk türküleri ve çeşitli hatıralar, saz şairleri tarafından kopuz çalınarak söylenirdi. Kopuz, Türklerle birlikte Mısır, Suriye, Balkanlar, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Rusya, Ukrayna ve Almanya'ya kadar yayılmıştır. Bizans tarihçisi Priskos, Attila'yı ziyaretinde, şerefine müzikli ziyafet verildiğini ve bir sefer dönüşünde de genç kızların Hun şarkıları söyleyerek Attila'yı karşıladıklarını belirtmektedir. Kaynaklar , X. Yüzyıl sonlarında Uygurların Beşbalık şehrine gelen Çin elçisi şerefine ziyafette orta oyununa benzer oyunlar oynandığını yazmaktadır. BİLİM Eski Türk devletlerinde bilime ve bilim adamlarına önem verilir, Keneşçi adı verilen bilim adamları danışman olarak görev yaparlardı. Oniki Hayvanlı Takvimi oluşturmaları astronomi ile yakından ilgilendiklerinin belirtisidir. Genellikle taşınabilir sanat eserleri, çadır eşyaları, halı- kilim ve at süslerinde çok güzel ürünler verilmiştir Göçebe yaşamda kalıcı ve mimari büyüklüğe bağlı binalara fazla yer verilmemiştir. Bunun yanında Uygurlar'da yerleşik hayata geçen ilk Türk topluluğu olarak, eski Türk devletlerinden farklı saraylar, mabetler ve iç süslemelerle resimlere rastlanmaktadır. Türkler 1 yılı 365 gün 6 saat olarak hesaplayarak, 12 hayvanlı Türk Takvimini oluşturmuşlardır. Uygurlar tahta harflerden matbaayı ve pamuktan kağıdı yapmışlardır. Madencilikte özellikle de demircilikte ileri gitmişlerdir. (Kazakistan'ın başkenti Alma Ata yakınlarında bir kurgandan çıkarılan "Altın Adam Heykeli" Türk maden sanatının ne kadar geliştiğini gösterir.) Eşya ve binalarda HAYVAN USLUBÜ denilen, hayvan figürlerini kullanmışlardır. HALI Türklerin Dünya medeniyetine bir katkısıdır. (Altaylarda Pazırık Kurganı'nda bulunan halı dünyanın en eski halısıdır.) ÖZETLE: Devletler boyların bir han'ın çevresinde toplanma*sıyla kurulmuştur. Bu nedenle ilk devletleri konfederal bir özellik göstermiştir. Ülke hakanın malı sayılmıştır. Devletin işleyişi sözlü olan töre denilen yasalara göre yapılmıştır. Hükümdarlar ülkeyi ikili teşkilata göre yapılmıştır. Bu sistem hükümdar adayının belirlenmediği durumlarda devletlerin kısa zamanda yıkılmasının bir nedeni olmuş*tur. Devletlerin gelirleri ganimetlerden, bağlı ülkeler*den alınan altın ile çeşitli ihtiyaç maddelerinden oluşmuş*tur. Kervanlarda alınan gümrük başka bir gelirdi. Türk*lerde ilk parayı Asya Hunları kullanmıştır. Bu paralar ha*kanın mühürü basılmış ipek kumaş parçalarıdır. Madeni parayı ilk kez Göktürkler kullanmışlardır. Devletin önemli sorunları Kurultay denilen mec*liste görüşülür ve bir sonuca bağlanırdı. Sözlü edebiyat gelişmiştir. Geliştirilen alfabeler Göktürk ve Uygur alfabeleri*dir. Göçebe yaşayış nedeniyle mimarı gelişmemiştir. Kurgan denilen mezarlarda yapılan arkeolojik araştırmalarda çeşitli hayvanların figürlerini gösteren do*kumalar ve madeni eşyalar çıkarılmıştır. Dinsel yaşayışta hoşgörülü bir tutum görülmüştür. İlk zamanlarda doğa güçlerine inanmışlar, daha sonra ise ataların ruhlarının kutsal olduğunu belirterek, ruhların kendilerine yardım ettiğini belirtmişlerdir. En önemli din "Göktanrı" dini olmuştur. Bu din tek tanrılı dinlere benzer bir özellik göstermiştir. Türklerde görülen bir başka inanışta Şamanizmdir. Sihir ve falcılığa dayanan bu inanışta Şaman, Kam ya da Baksı denilen din adamları dini törenleri düzenleyen kişilerdir. Türkler Manizheizm, Budizm, Hristiyanlık, Mu*sevilik dinlerini de inanmışlardır.
__________________
Başkasının keyfine göre yaşamak sefalettir! |
|
|
|
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) |
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Genel kültür | The_RoTinG | Genel Kültür | 0 | 20-01-2008 15:56 |
| Uygarlık veya Medeniyet Nedir? | pReNsEs | Genel Kültür | 1 | 03-06-2007 01:53 |
| Kültür ve Medeniyet | pReNsEs | Genel Kültür | 0 | 03-06-2007 00:09 |
| Müslüman Türk Devletlerinde Kültür ve Medeniyet | togo08 | Genel Türk Tarihi | 0 | 26-04-2007 15:28 |
| Kültür Üniversitesi | elifsu | Üniversiteler | 0 | 09-12-2006 22:26 |