KooLpa Akademi Katagorisinde ve Tarih Forumunda Bulunan Tarihi Hikayeler Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Mete Han'dan Alacağımız Ders Oğuz Han adıyla da bildiğimiz Mete Han, gecesini gündüzünü katarak çalışıyor, Hun Türkleri'nin devleti gittikçe güçleniyordu. ...
|
|||||||
| Üye ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
#1 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Mete Han'dan Alacağımız Ders Oğuz Han adıyla da bildiğimiz Mete Han, gecesini gündüzünü katarak çalışıyor, Hun Türkleri'nin devleti gittikçe güçleniyordu. Ancak ne var ki, komşuları olan Çinliler Türklerin kuvvetlenmesinden kuşkulanmaya başlamışlardı. Mete Han'la savaşmak için sebep arayan Çin Hükümdarı; günün birinde bir elçi göndererek O'nun çok sevdiği atını istetti. Eski Türklerde devleti ilgilendiren böyle önemli konulara hakan kendi başına karar vermediği için Mete Han hemen Kurultay'ı topladı. Durumu görüşen Kurultay, atın düşmana verilmemesi görüşündeydi.Ancak, Mete Han konuyla ilgili olarak söz aldı ve şunları söyledi: "- İstenilen bu at bana aittir. Kendime ait bir mal için milletimi savaşa sürükleyemem. Atım milletim için feda olsun!" At, Çin'den gelen elçiye teslim edildi ve gönderildi. Ancak, Mete Han!ın bu hareketi düşmanın cür'etini arttırmıştı: Yeni bir elçi göndererek Mete Han'ın hizmetinde bulunan ve O'nun çok önem verdiği kadınlarından birini istediler. Durum Kurultay'da görüşüldü ve kadının gönderilmemesi şeklinde bir karar oluştu. Son olarak Mete Han söz aldı ve şunları söyledi: "- Evet, bu kadın benim için çok değerlidir ama, milletim için feda etmekten çekinmeme doğru olmaz. Kendi menfaatim için savaşı göze almak milletin kaderiyle oynamaktır. Atım gibi onu da milletime feda ediyorum!" Artık Çinliler iyice şımarmışlardı. Mutlaka bir savaş sebebi bulmak ve daha fazla güçlenmeden Hun Türklerini ortadan kaldırmak istiyorlardı. Elçilerini tekrar gönderdiler ve bu defa, iki ülke arasında bulunan bir toprak parçasını istediler. Mete Hankonuyu Kurultay'a getirdi. Durum görüşüldü ama bu defa farklı bir karar çıktı: Daha önce Mete Han'a mahçup olan Kurultay üyeleri, "verimsiz bir toprak parçasını düşmana vermekten ne çıkar" görüşünü benimsediler. Bunun üzerine Mete Han ayağa kalktı ve şöyle haykırdı: "- Ey gün görmüş ihtiyarlar! Şimdiye kadar düşman tarafından istenen şeyler nefsime aitti. Şimdi istedikleri toprak parçası ise milletimize aittir ve vatanımızın bir parçasıdır. Söyler misiniz, kimin malını kime veriyoruz? Artık savaş kaçınılmaz olmuştur. Herkes bunu böylece bilsin ve hazırlığını yapsın!" Kurultay üyeleri Mete Han'a bir defa daha mahçup olmuşlardı. Hemen hazırlıklara girişildi. Mete Han, kısa zamanda toplanan ve savaşa hazır hale gelen ordusuna şöyle seslendi: "- Vatanı için her an ölmeye hazır olan kahramanlarım! Artık düşmana verilecek bir şeyimiz kalmadı. Şimdi onlara oklarımızla, kargılarımızla ve kılıçlarımızla cevap vereceğiz. İl Beyleri, Boy Beyleri, askerlerim! Hedefiniz Çin ülkesidir; haydi, yürüyün!.." Bu, Mete Han'ın kurduğu dünyanın ilk düzenli ordusunun ilk büyük seferiydi. Bu sefer, adına ve kumandanına yakışır bir şekilde zaferle sonuçlandı. Çok geçmeden Mete Han'ın daha önce Çin'e gönderdiği atı ve kadını da kurtarıldı. |
|
|
|
| Sponsor Linkler | |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Avrupa'ya giden Hun Türkleri'nin lideri olan Attila Batı Roma İmparatorluğu'nun başkenti olan Roma'ya doğru yürüyordu. Yol üzerinde bulunan Troyes şehrine geldiği zaman; şehrin muhafız komutanı olan Piskopos Lüpus,kalenin üzerinden Attila'ya seslendi: "- Sen kimsin ki tac ve tahtları atının nalları altında ezip yürüyorsun?" Attila bu sesin geldiği tarafa döndü ve cevabını verdi: "- Ben Tanrı'nın kırbacı ve kainatın tokmağıyım!.." *** Attila, Avrupa'da aldığı şehirlerden birini gezerken; orada bulanan kiliseyi inceledi. Salonda büyükçe bir tablo bulunuyordu. Tabloda Attila, taht üzerinde oturan Roma İmparatoru'na altın bir tepsi içinde hediyeler verirken tasvir ediliyordu. Attila, kilisenin rahibi yanına çağırdı ve tabloyu yapan ressamı derhal oraya çağırmasını söyledi. Ressam geldiği zaman Attila ona şöyle gürledi: "- Attila hiçbir imparatora vergi vermekte midir?" "- Hayır!.." "- O halde İmparatorun tahtına beni oturt; imparatorunu da önümde diz çökerek bana hediye verir şekilde düzelt ve huzuruma getir!" Tablo derhal yerinden indirildi ve ressama verildi. Ressam kısa zamanda Attila'nın isteğini yerine getirdi. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Göktürkler'in "Kutluk Devri" denen üçüncü ve son devirlerinden kalma abide niteliğindeki taş kitabeler Türk dili ve edebiyatının ilk yazılı metinleri ve Türk tarihinin en eski Türkçe belgeleridir. Bugünkü Moğolistan'da; Hangan Dağları'nın kuzeyindeki Koşu Çaydam bölgesinde, eski Türk başkenti Ötüken'e yakın, Orhun ırmağının eski yatağı kenarına dikilmiş oldukları için ırmağın adı bu abidelere de isim olmuştur. Vezir Tonyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan adına dikilen abidelere adeta eski Türk tarihi yazılmış ve ölümsüz bir belge olarak günümüze kadar gelmiştir. Bilge Kağan, 716 - 734 yılları arasında 18 yıl Türk Devleti'ni idare etmiş olan devlet adamıdır. İlteriş Kağan'ın oğlu, Kapgan Kağan'ın yeğeni, Kül Tigin'in ağabeyi ve Tonyukuk'un damadıdır. Ölümünden sonra Bilge Kağan adına dikilen abidede Göktürklerin Bumin ve İstemi Kağan zamanlarındaki güçlü devirleri, sonra Çin'e nasıl esir oldukları, sonra Çin'e nasıl esir oldukları, Çin esaretinden kurtuluşları ve savaşları anlatılmakta, Bilge Kağan adeta karşımıza geçip konuşmaktadır. İşte O'nun konuşmasından bir bölüm: "- Ben Türk Bilge Kağan!.. Bilhassa küçük kardeşim, yeğenim, oğlum ve bütün soylu milletim! Güneydaki Şadapıt Beyleri, kuzeydeki Tarkanlar, Buyruk Beyleri! Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beyleri, halkım... Bu sözleri iyice işit, sağlamca dinle!.. Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, Kuzeyde gece ortasına kadar hep milletler bana bağlıdır. Bunca milleti hep düzene soktum, ilerlettim. Doğuda Şantung Ovası'na kadar ordu sevkettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin'e kadar sefer ettim, Tibet'e erişmeme az kaldı. Batıda inci Nehri'ni geçerek Demirkapı'ya, Kuzeyde Yir Bayurku Yeri'ne kadar ordu sevkettim. Bunca yerlere kadar gittim. İl tutacak yer yalnızca Ötüken Yaylası imiş. Ötüken'de oturup Çin milleti ile anlaştım. Çin Kağanı altını, gümüşü, ipeği sıkıntısız, öylece gönderiyor. Yalnız şunu anladım ki, Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş! Tatlı sözle, yumuşak ipekle aldatıp uzak milleti öylece taklaştırır. Yaklaştırdıktan sonra da ona kötülükler eder; Bilgili, cesur insanları ilerletmez; yanılan insanı yaşatmazmış! Çinlinin tatlı sözüne, yumuşak ipeğine aldanıp, Türk Milleti, çok çok öldün! Böyle giderse, daha da öleceksin! Sonra, güneyde Çogay Ormanı'na, Töğültün Ovası'na kadar konayım dersen; Türk Milleti, öleceksin!.. Türk Milleti! Acıkırsan tokluğu, bir doyarsan da açlığı düşünmezsin. Böyle olduğun için, seni doyuran Kağanının sözünü dinlemedin, gittin. Gittiğin yerlerde hep mahvoldun, yok edildin. Orada, geri kalanınla her yere zayıflayarak, ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, devletli olduğum için size Kağan oldum. Kağan olunca aç - fakir milleti hep topladım. Fakir milleti zengin, az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı? Kağan olduktan sonra Tanrı yardım ettiği için dört yöndeki milleti derleyip toparladım. Türgiş Kağanı'nın kızını büyük bir törenle oğluma alıverdim. Başlıya baş eğdirdim, dizliye diz çöktürdüm. Tanrı yardım ettiği için; gözle görülmeyen, Kulakla işitilmeyen yerleri milletime kazandırdım. Gittiğim yerlerin sarı altınını, beyaz gümüşünü, işlenmiş ipeğini hep aldım. Darının ekimli olanını, binek atını, aygırını, kara samurunu, mavi sincabını Türk Milleti'ne kazanıverdim. Benim Türk Beylerim, Milletim! Kağanından, beylerinden ayrılmazsan iyilik görecek, dertsiz olacaksın. İşte, taş yontturup gönül sözümü vurdurdum. Bunu görüp bilin ki, sonsuza kadar kalacak ölümsüz taş yontturdum. Ey Türk - Oğuz Beyleri, Milleti, işitin: Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe ilini - töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti! Titre ve kendine dön!.. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Selçuklu Türklerinin "Var olup yok olma savaşı" diye adlandırılan Dandanakan Zaferi'nden sonra Tuğrul Bey Hemedan şehrine giriyordu. Orada, abdest almakta olan devrin evliyasından Baba Tahir'le karşılaştı. B. TAHİR: Ey Türk! Allah'ın kullarına ne yapmak istiyorsun? T. BEY: Ne emredersen! B. TAHİR: Muhakkak ki Allah adalet ve ihsan yapmayı emreder. Onun için Allah'ın emrini yap! T. BEY: Öyle yapacağım Bu konuşmadan sonra Baba Tahir Tuğrul Bey'in elinden tuttu,abdest aldığı ıbrığın kapağını çıkarıp halkalı yerinden O'nun parmağına taktı ve şöyle söyledi: "- Dünya ülkelerini işte bunun gibi senin eline koydum; adalet üzere ol!.." Tuğrul Bey bu halkayı daima yanında taşıdı ve katıldığı savaşlarda parmağına takmayı ihmal etmedi. "Kendine saray yapıp da yanına bir cami inşa etmezsem Allah'tan utanırım!"(Tuğrul Bey) *** Bizans İmparatoru Romen Diyojen 200 - 250 bin kişilik ordusuyla Selçuklu Türkleri'nin üzerine yürürken Sultan Alparslan 50 bin kişilik ordusuyla O'nu karşılamaya hazırlanıyordu. Alparslan, aralarında ünlü komutanlarından Sav Tekin'in de bulunduğu elçilerini barış görüşmeleri için İmparator'a gönderdi. İmparator, sayıca çok ve silah üstünlüğüne sahip olan ordusuna güveniyor, Türk - İslam toprakları üzerine hayallar kuruyordu. Sordu: R. DİYOJEN: Söyleyin bakalım; sizin şehirlerinizden İsfehan mı daha güzeldir yoksa Hemedan mı? SAV TEKİN: İsfehan! R. DİYOJEN: Güzel... Zaten Hemedan'ın soğuk olduğunu öğrenmiştik.Biz İsfehan'da, atlarımız da Hemedan'da kışlar! SAV TEKİN: Atlarınızın Hemedan'da kışlayacağından emin olabilirsiniz İmparator ama, sizin nerede kışlayacağınızı bilemem! Bu durumda savaş kaçınılmaz olmuştu. Alparslan'ın Buharalı imamı Ebu Cafer O'na şu sözlerle moral verdi: "Ey Sultan! Sen, Allah'ın başka dinlere zafer vaadeylediği İslamiyet uğruna cihad yapıyorsun.Bütün Müslümanların mimberlerde sana dua edeceği cuma günü savaşa giriş. Ben, Allah'ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum." Gerçekten de zamanın İslam Halifesi, bütün camilerde okunmak üzere bir hutbe ve dua metni hazırlamıştı. Halife duasında şöyle diyordu: "Allah'ım!.. İslam'ın sancaklarını yükseltmek için hayatını esirgemeyen mücahidlerini yalnız bırakma. Alparslan'ı muzaffer kıl ve askerlerini meleklerinle güçlendir." Cuma namazından sonra secdeye kapanan Alparslan şöyle dua etti: "Ya Rabbi!.. Seni kendime vekil tayin ediyor, büyüklüğün karşısında yüzümü yere seriyor ve Senin uğrunda savaşıyorum. Ey Allah'ım! Niyettim halistir, bana yardım et, Sözlerimde yalan varsa; beni kahret!" Sonra askerlerine döndü ve onlara da şöyle seslendi: "Burada Allah'tan başka sultan yoktur; emir ve kader O'nun elindedir. Bu sebeple, benimle birlikte savaşmakta ya da benden ayrılmakta serbestsiniz!" Askerler, göklerde yankılar yapan bir haykırışla cevap verdiler: "Asla emrinden ayrılmayacağız!.." Öyle yaptılar... Türk vatanı büyüyor ama, kontrol güçleşiyordu. Bizans'a indirilen darbeden sonra Sultan Alparslan Türkistan seferine çıkmıştı. Orada bir ayrılıkçının suikasdına uğradı ve şehid oldu. Son nefesini verirken şunları söyledi: "Bir tepe üstünde durup ordumun geçişini seyrederken, ordumun azametinden ve askerlerimin çokluğundan altımdaki yerlerin titrediğini hissediyor; kendi kendime, 'Ben dünya hükümdarıyım. Hiçbir kuvvet bana karşı çıkamaz. Bu ordu ile Çin'i bile fethederim' diyordum. İşte o gururum yüzünden bu hale düştüm. Halbuki her sefere çıkışımda Allah'tan yardım dilerdim." *** "Biz temiz Müslümanlarız; bid'at nedir bilmeyiz. Onun için Allah halis Türkleri aziz kıldı." (Sultan Alparslan) |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Osmanlı Beyliği'nin kuruluş günlerinde, zamanın büyük alimlerinden Şeyh Edebali Söğüt yakınlarındaki bir dergahta oturuyor, Ertuğul Gazi'ye ve oğlu Osman Bey'e yardımcı oluyordu. Osman Bey bir gün O'nun evinde misafir olmuştu. Geceyi geçireceği odada bir Kur'an-ı Kerim duruyordu. Yorgundu, yatmak istiyordu ama, bu yüce Kitab'a saygısından dolayı bir trülü yatıp uyuyamıyordu. Derken bir an daldı, kendisinden geçti ve rüya alemine daldı... Gördü ki, Edebalı'nın koynundan bir ay doğdu. Ay dolunay haline gelince inip kendi koynuna girdi. O anda kendi göbeği üzerinde bir çınar ağacı bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Ağaç büyüdükçe yeşillendi, güzelleşti. Dallarının gölgesi bütün dünyayı kapladı. Evliya Çelebi'nin söyleyişiyle, o ağacın gölgesinde dağlar var, dağların dibinden pınarlar çıkar ve salınıp akarlar. Kimi bağını sular o sularla, kimi de çeşmeler yapıp akıtır... Sonra, ağacın yanında dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar'dı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyordu. Bu nehirlerin üzerinde gemiler yüzüyordu. Tarlalar hep ekinlerle ve başka ürünlerle doluydu. Dağların tepeleri ormanlarla kaplıydı, vadilerde şehirler kurulmuştu. Şehirlerde camiler yapılmış, minareler arşa yükseliyordu. Camilerin altın kubbelerinde birer hilal ışıldıyor, minarelerinde müezzinler ezan okuyor ve o ezanlar ağaç dallarındaki kuşların cıvıltılarıyla karışıyordu. Öyle bir an oldu ki, ağacın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgar çıkıp bu yaprakları İstanbul'a doğru çevirdi. Şehir, iki denizin ve iki karanın birleştiği yere kurulmuş, bir elmas yüzüğün kıymetli taşı gibi orada duruyordu. Osman Bey bu yüzüğü alıp parmağına takıyordu ki, uyandı! Sabah olunca Osman Bey bu rüyayı Şeyh Edebalı'ya anlattı. Şeyh rüyayı şöyle yorumladı: "Osman bir devlet kuracak ve üç kıtaya hakim olacaktır." Sonra da, kızı Malhun Hatun'u Osman Bey'e eş olarak verdi. Osman Bey, çok önceden, babasının sağlığında belirledikleri hedefe yani Bizans'a doğru ilerlerse,bu rüyanın gerçekleşeceğine ve Şeyh Edebalı'nın haklı çıkacağına inanıyordu. Ne yazık ki kendisi, Bursa fethedilmek üzereyken öldü. O büyük emelinin gerçekleştirilmesi artık oğluna kalıyordu. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
"Oğul! Din işlerini herşeyden evvel ele alıp; yürütmek gayret ve esasını daima gözönünde bulundur ve bu esası sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur. Din gayretine sahip olmayan, sefâhete düşkün olan ve denenmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zira yaradanından korkmayan kimse, O'nun yarattıklarından da çekinmez. Allah'ın rızası için devlet hizmetinde gayret gösterenleri daima gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra aile fertlerini koru, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşıla. Tebeandan hiç kimsenin malına - mülküne dokunma. Hak sahiplerine haklarını ver, layık olanlara ihsan ve ikramlarda bulun, onların ailelerini de gözet. Alimleri, fazilet sahiplerini, edipleri, yazarları ve sanat erbabını gözetip koru. Onlara hürmet, ikram ve ihsanda bulun. Başka bir memlekette olgun bir alimin, bir arifin, bir velinin bulunduğunu duyarsan; onlara layık bir usul ve ifade ile memlekete getirt. Onlara her türlü imkanı tanıyarak ülkene yerleştir ki memleketinde çoğalsınlar; din ve devlet işleri nizama girip ilerlesin. Sakın, ordun ve zenginliğinle mağrur olma. Benden ibret al ki; zayıf, güçsüz bir karınca misali, hiç layık olmadığım halde buraya geldim ve Allah'u Teala'nın nice nice ihsanlarına ve inayetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğumve uyguladığım nizamı uygula. Dinimizin tayin ettiği beytü'lmaldaki gelirin ile kanaat eyle. Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tenbih eyle. Daima adalet ve insaf üzerinde bulun, zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlayacağın zaman Cenabı Allah'ın yardımına sığın. Tebeanı düşmanların ve zalimlerin saldırılarından koru. VASİYETİN ŞİİRLE İFADESİ Gönül kerestesiyle bir Yenişehir ve Pazar yap, Zulmeyleme rençberlere her ne istersen var yap. Eski Yenişehri bari, İnegöl'e dek hep varı, Kırup geçirüp kenarı Bursa'yı yık da tekrar yap. Kurt olup gir sürüye, arslan ol bakma geriye Çar edüp haydi çeriye, dil geçidini hisar yap. Osman - Ertuğrul oğlusun, Oğuz - Kayıhan neslisin Hakkın bir kemter kulusun, İslambol'u aç gülzar yap. |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Oğlu Orhan'a, "Gönül kerestesiyle bir Yenişehir ve Pazar yap" diye vasiyet eden Osman Gazi, Yenişehir'in alınmasından sonra orada kurulan pazaryerini dolaşıyordu ki, Germiyan taraflarından gelen bir adam yanına gelerek şöyle seslendi: "- Beyim, beyim! Yenişehir'in pazar bac'ını bana satın!.." Osman Bey şaşırmıştı; sordu: "- Bac nedir be adam?" "- Yani ki beyim, pazara her kim mal getirirse ondan akçe alayım!.." "- Pazara gelenlerden alacağın mı vardır ki onlardan akçe alacaksın?" "- Beyim! Bu töredir ki, ezelden beri bütün ülkelerde böyledir. Ben alır size veririm, siz de emeğimin karşılığını bana verirsiniz!" "- Bir kişinin kazandığı başkasının olur mu be adam? Ben onun malına ne koydum ki akçesini alayım? Var git yanımdan da zararım dokunmasın!" Adam yardım uman bakışlarla etrafındakileri süzerken onlar durumu Osman Bey'e anlattılar. Günümüzde belediyelerin pazarcılardan "işgaliye bedeli" adıyla aldıkları vergi o zamanlarda da alınıyordu ve Osman Bey'in başına gelen bu olay konuyla ilgili bir kanunun çıkmasına sebep oldu: "Pazara bir yük getirip satan herkes iki akçe versin. Satamazsa, birşey vermesin!" Osmanlılarda, atlı askerlere mülk olarak arazi veriliyordu ve bu araziye "Tımar" deniyordu. Tımar sahipleri belli sayıda asker beslemek ve savaş zamanlarında askerleriyle birlikte orduya katılmak zorundaydılar. Daha sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz kanun maddesine, tımarla ilgili olarak şöyle bir hüküm eklendi: "Ve dahi her kimse tımar versem, elinden sebepsiz yere alınmaya. O kişi ölürse, tımarı oğluna versinler. Oğlan küçük ise, sefer vaktinde hizmetkârları onun yerine sefere gitsin. Ta ki oğlan sefere gidecek yaşa gelene kadar... Ve her kim bu kanuna uyarsa, Allah ondan razı olsun." |
|
|
|
| Sponsor Linkler | |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Osmanlı Türklerinde ilk kağıt para ise İmparatorluğun son dönemlerinde bastırıldı. Sultan Abdülmecid'in tahta çıktığı sıralarda devlet büyük bir para sıkıntısı içinde bulunuyordu. 1840 yılında, 160 bin Osmanlı Altını karşılığında "Kâime-i Mutebere" adı verilen kağıt paralar çıkarıldı.Bunların en büyüğü 500, en küçüğü 10 kuruşluktu. Aynı yıl, 400 bin Osmanlı Altını karşılığında 50, 100 ve 500 kuruşluk olmak üzere daha küçük boyda paralar basıldı. Bu paraların üzerlerinde tuğra, altlarında Maliye Nazırı'nın mührü, arkalarında ise "Nezâret-i Celile-i Maliye" damgası vardı. Ancak ne var ki, -Türkiye'de olmasa da- kalpazanlık dünyada o zamanlarda da vardı. Avrupalı ve Amerikalı kalpazanlar Türkiye'ye sahte kaimeler sokmaya başladılar. Yalnızca Amerika'da basılan kaimelerin tutarı 12 milyon kuruşu geçiyordu. Bununla başedilemedi ve 1852 yılında yılında kağıt paraların imha edilmesine karar verildi. 1861 yılı Ağustos ayı sonuna kadar piyasadaki kağıt paralar değiştirildi. Kaimeler 1863 yılında tedavülden kaldırıldı. Ancak, halk arasında para için hâlâ "kayme" tabiri kullanılmaktadır. "Şuna kaç kayme ödedin?", "Bunu şu kadar kaymeye aldım" gibi konuşmalara günlük hayatımızda hemen her gün şahid oluruz. Konu nisa tarafından (29-07-2007 Saat 04:28 ) değiştirilmiştir.. |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey vefat edip Bursa'da defnedildikten sonra devlet büyükleri, oğulları ve Edebalı'nın oğlu da söylenen Ahi Hasan isimli mübarek zat toplanıp mirası hesapladılar. Koca Osman Bey'den geriye birkaç at, bir kat elbise, bir çift çizme, eyer takımı, tuzluk, kaşıklık ve yüz kadar koyunla birkaç çift de öküz kalmıştı. Osman Bey'in hiç parası yoktu. Orhan Bey'in ağabeyi olan Aladdin Paşa. "Atlar hükümdara kalır, koyunlar devlet malı olur; geride birşey yok ki paylaşalım!" diyerek işi kolayca çözüme kavuşturuverdi. Bu miras paylaşımını bir de ünlü Osmanlı Tarihçisi Aşık Paşa'dan dinleyelim: "Babası ölünce Orhan Gazi, kardeşi Alaaddin'le bir araya geldi. İşin gereği ne ise gördüler. O zamanın mübarek zatlarından Ahi Hasan'ın Bursa hisarında bulunan ve saraya yakın olan tekkesinde zamanın büyükleriyle birlikte toplandılar. Osman'ın malı olup olmadığını sordular. Baktılar ki, yalnızca fetholunmuş ülkeler var, Akçe ve altın mevcud değil. Osman Gazi'nin yenice bir elbisesi, atın yanına asılan bir torbası, tuzluğu, kaşıklığı, çizmesi, iyice birkaç at, birkaç sürü koyunu, birkaç çift de öküzü vardı. Başka birşeyi yoktu. Orhan Gazi Ağabeyine sordu: - Sen ne dersin? - Kardaş! Padişaha iş görmek için at gerektir. Koyunlar da Padişah şöleninin gerektirdiği şeydir. Bölüşecek başka neyimiz var ki bölüşelim? - Öyle ise gel, sen Padişah ol! - Kardaş! Babamızın duası ve himmeti seninledür. Anın için ki, kendi zamanında askeri senin yanına vermişti. Şimdi Padişahlık dahi senin hakkındır! Alaaddin Paşa yanındakilere bakmış idi ki, zamanın büyükleri de söyledikleri de söylediklerini uygun buldular. Alaaddin Paşa yalnızca küçük bir köy diledi, Orhan da istediği köyü verdi." Ne diyelim? Anlayana sivri sinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!.. |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Orhan Gazi gittiği yerlerde garipleri ve derviş kişileri arayıp sorardı. Bir gün, İnegöl'de bulunan baba dostu Korkut Alp O'na haber göndererek, - "Keşiş Dağı çevresinde geyiklerle gezip söleşen ve Geyikli Baba adıyla anılan bir devrişin olduğunu" bildirdi. Orhan Gazi hemen adamlarını gönderip Geyikli Baba'yı davet etti ama o mübarek zat bu daveti kabul etmedi. Orhan Gazi adamlarını tekrar gönderip sebebini sorunca Geyikli Baba şu cevabı verdi: "- Dervişler kalp ve göz ehli olurlar da her işin zamanını gözetirler. Vakti gelince davete uyarlar ki, gittikleri zaman duaları makbul ola!" Günlerden bir gün, Geyikli Baba kavak ağaçlarından birini köküyle birlikte sökerek Bursas'nın yolunu tuttu; sarayın avlusuna girdi ve kapının iç tarafına bu ağacı dikmeye başladı. Durumdan haberdar edilen Orhan Gazi oraya geldiğinde ağaç dikilmişti. Derviş şöyle seslendi: "- Bu ağaç bizim hediyemizdir ve burada durdukça dervişlerin duası sana ve soyuna makbuldür!" Sonra durup duasını yaptı ve geldiği yere doğru gitmeye başladı. Arkasından koşup yanına varan Orhan Gazi ile aralarında şöyle bir konuşma oldu: "- Derviş Koca! Şu eyleştiğin, dağında dolaştığın İnegöl yöresi senin olsun!" "- Mal da, mülk de Allah'ındır Bey! O. ehline verir. Biz mal ve mülk ehli değiliz." "- Peki, mal ve mülk ehli kimlerdir?" "- Hak Teala, dünya mülkünü senin gibi hanlara ısmarladı. Malı da iş ehline ısmarladı ki, kulları birbirleriyle işlerini göreler." "- Derviş Koca, benim sözümü de tutsan ne olur? Arkadaşların için şöyle bir parçacık yer de mi kabul etmezsin?" "- Peki, kalbin kırılmasın Bey! Şu tepecikten berisi dervişlerin avlusu olsun, yeter!" Orhan Gazi oldukça rahatlamış olarak geri döndü. Geyikli Baba öldükten sonra kabrinin üstüne bir türbe, yanına da bir tekke ile mescid yaptırdı. Geyikli Baba'nın saray avlusuna diktiği kavak ağacı gelen her padişah tarafından korunup gözetilerek ulu bir ağaç oldu. "Geyikli Baba Tekkesi" de o gün bu gün varlığını korudu ve hep ziyaret edildi. |
|
|
|
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) |
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| AMD Tarihi | efe | Donanım | 0 | 28-09-2007 15:55 |
| Voleybolun Tarihi | efe | Spor | 0 | 09-09-2007 18:41 |
| Tarihi Messenger ... | Destroyer™ | Off-Topic | 1 | 30-05-2007 02:31 |
| Amerika Tarihi | nisa | Uygarlıklar Tarihi | 0 | 12-01-2007 21:23 |
| ABD tarihi.... | n_e_s | Slayt | 0 | 27-12-2006 17:16 |
Gizlilik Politikası | KooLpa üyeleri onay gerektirmeksizin mesaj yazabilmektedir. KooLpa' da yasalara aykırı unsurlar bulursanız buraya yazınız. En kısa zamanda gereği yapılacaktır.