KooLpa Akademi Katagorisinde ve Tarih Forumunda Bulunan Tarihi Hikayeler Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Anadolu'da Bizans sınırına dayanan Osmanlı Türkleri, Çanakkale Boğazı'ndan Avrupa'ya o koca imparatorluğu tamamen çevrelemişlerdi. Tabii, Avrupa'daki fetihler de devam ediyordu. ...
|
|||||||
| Üye ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
#11 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Anadolu'da Bizans sınırına dayanan Osmanlı Türkleri, Çanakkale Boğazı'ndan Avrupa'ya o koca imparatorluğu tamamen çevrelemişlerdi. Tabii, Avrupa'daki fetihler de devam ediyordu. Orhan Gazi'nin yerine geçen oğlu I. Murad'ın hedefi Sırbistan'ı ele geçirmekti. Osmanlı ilerleyişine karşı büyük bir birlik oluşturan Lehistan, Sırbistan, Macaristan, Bosna, Romanya, Hırvatistan ve Bohemya kuvvetleriyle bunlara katılan başka gruplar derhal hrekete geçtiler. Topladıkları ordu, sayıca Osmanlı ordusundan iki - üç kat fazlaydı. Kosova'ya doğru yürüdülür. Sultan Murad, oğulları Beyazid ve Yakup Beyler, Vezir Çandarlı Ali Bey, Gazi Evrenos Bey ve öteki ileri gelenlerle toplanıp durumu görüştü. Vezir Ali Paşa, Kur'an-ı Kerim'den ayetler okuyarak Cenab-ı Allah'ın Sabredenlerle beraber olduğunu" azın savaş çoğa galip gelebileceğini söyledi. Öteki beyler de savaş yapılması görüşündeydiler. Savaş için sabahın olması beklenecekti. O gece Kosova çevrsinde şiddetli bir rüzgar çıktı. Adeta göz gözü görmüyor, insanlar ve atlar seçilmiyordu. Hava şartları böyle devam ederse savaşmak çok zor olacaktı. Sultan Murad herkes yatıncaya kadar bekledi. Kalkıp abdest aldı, iki rekat namaz kıldı ve yaşlı gözlerle şöyle dua ett: "Ya Rab! Bunca kere duamı kabul edip beni mahcup etmedin. Duamı yine kabul eyle. Bir yağmur verip şu tozu toprağı def et. Ta ki, düşman askerini gözümüzle görüp yüz yüze cenk edelim. Ya İlahi! Mal ve mülk senindir, kime istersen verirsin. Benim durumum Sana malümdur ki, mal ve mülk istemem. Yalnızca Senin rızanı isterim. Ya Rab! Beni bu Müslümanlara kurban eyle. Tek bu müminleri Küffar diyarında mağlup ve helâk eyleme. Beni bunca insanın ölümüne sebep eyleme. Bunları üstün ve muzaffer et. Onlar için ben canımı kurban ederim. Yeter ki Sen kabul: İslam askeri için ruhumu teslim etmeye hazırım. İlahi! beni kendi yanına alıp; müminlerin ruhuna benim ruhumu feda kıl. Beni önce gazi kıldın, sonunda da şehadeti göster!.." Sultan Murad'ın bu içten duası Allah katında kabul edilmiş olacak ki, yağan yağmur tozu - toprağı yatıştırdı, sisler dağıldı. Sabah olduğunda Türk ordusu savaşa hazırdı. Sekiz saat süren şiddetli bir savaştan sonra düşman büyük ölçüde imha edilmiş, kaçabilenler kaçmıştı. Sıra savaş alanını gezmeye gelmişti ki, olan oldu! Herşey Sultan Murad'ın duasına göre oluyordu. Miloş Kobiloviç isimli Sırp asilzadesi O'nu hançerle yaraladı ve oracıkta şehid oldu. Evet... Sultan Murad şehid olmuştu ama, Balkanlarda 500 yıldan fazla sürecek olan Türk hakimiyetinin temelleri de atılmıştı. Ruhu şadolsun. |
|
|
|
|
|
#12 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Kosova Meydan Savaşı'nda büyük bir bozguna uğrayan Haçlı orduları Macar Kralı Sigismund'un lideliğinde büyük bir birlik oluşturdular. Bu birliğe Avrupa devletlerinin hemen hepsi katılmıştı. 130 bin kişilik bir ordu ile Bulgaristan'a girdiler ve Doğan Bey tarafından korunan Niğbolu Kalesi'ni kuşattılar. Durumu haber alan Yıldırım Bayezıd harekete geçerek yardıma koştu. Kalenin çevresi tamamen kuşatıldığı için herkes merak içindeydi. Her ne olursa içerden bir haber alınmalı ve ona göre hareket edilmeliydi. Bunun için kafa yoran Yıldırım Bayezıd, hiç kimseye haber vermeden bu görevi kendisi yapmaya karar verdi. Gecenin karanlığından faydalanarak atını sürdü ve gitti. Niğbolu Kalesi'nin çevresi karanlıklar içindeydi. Kaleyi kuşatan Haçlı askerlerinin yer yer yaktıkları ateşler havadaki esrarengizliği bir kar daha arttırıyordu. Yıldırım Bayezıd, içki içe içe sarhoş olan devriyeler arasından geçerek kale duvarının yanına kadar geldi ve gecenin sessizliğinden yankılanan bir sesle haykırdı: "- Bre Doğan! Bre Doğa!.." Haçlıların teslim olma reddeden Doğan Bey her an tetikteydi ve meraklı bir bekleyiş içindeydi. Duyduğu bu ses merakını büsbütün arttırdı. Evet, yanılmıyordu; bu ses Sultan'ın sesiydi ama nasıl olabilirdi ki? O ses kale duvarlarında bir defa daha yankılanınca heyecan ve sevinç içinde karşılık verdi: "- Buyur saadetlü hünkârım!" "- Bre Doğan, halin nicedir?" "- Halimiz gördüğün gibi Sultanım. Elimizden geleni yapar, kaleyi düşmana vermeyiz!" "- Hele dayanın! İşte biz dahi geldik!.." Yıldırım Bayezıd geldiği gibi geri dönerken kale içinde adeta bayram vardı. Artık moraller yerine gelmiş, düşmana karşı olan dayanma güçleri artabileceği kadar artmıştı. Ya düşman? İçlerinde Yıldırım Bayezıd'ın kale duvarlarında yankılanan sesini duyanlar olmuş ama ne olduğunu anlayamamışlardı. Onlar o sırada, "Osmanlı Padişahı'nın kaçtığını" iddia ediyorlardı. İşi daha da ileri götürerek, "Mısır'daki Memluk Sultanı'na sığındığını" söyleyenler bile vardı. Durumu anladıklarında ise iş işten geçmişti. Ertesi gün Türk Ordusu, Niğbolu önlerinde dünyanın en büyük zaferlerinden birini daha kazandı. |
|
|
|
|
|
#13 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Türkistan'daki Buhara şehrinden yola çıkarak Mekke - Medine'yi dolaştıktan sonra 1389 yılında Bursa'ya yerleşen Muhammed Şemseddin, gösterdiği kerametlerle bir anda halkın sevgisini ve saygısını topladı. Yıldırım Bayezıd'ın kızı Hundi Hatun'la evlenen Muhammed Şemseddin halk arasında Emir Sultan adıyla anılır oldu. O, halkı din yoluna çağırırken Padişah'ı da bazı konularda uyarıyor, O'na yardımcı oluyordu. Bu arada, Emir Sultan'dan önce Bursa'ya gelip yerleşen ve her gün çarşıya gelip, "Somun var müminler, somun var!" diye ekmek satan bir ulu kişi daha vardı ama halk, "Somuncu Baba" dediği bu zatın kerametlerinden habersizdi. Günlerden bir gün, Yıldırım Bayezıd'ın damadı Emir Sultan hazretleri, elindeki çömlekle birlikte bu zatın fırınına çıkageldi! Ekmeklerle birlikte çömlekteki yemeğin de pişirilmesini istiyordu. Somuncu Baba, küreğin üzerine koyduğu çömleği fırına sürmeye çalıştı ama, nafile! O küçük çömlek fırına bir türlü girmiyordu!.. Somuncu Baba, geride durup seyreden Emir Sultan'ın yüzüne baktı ve yüzünde beliren tatlı bir tebessümle konuştu: " - Anladım... Bu işi ancak sen başarabilirsin!" Emir Sultan küreği aldı ve kolayca içeri sürmeyi başardı. Ama fırının içinde ateş yoktu ve soğuktu. Soran gözlerle ama tatlı bir tebessümle Somuncu Baba'ya baktı. Somuncu Baba yine aynı eda ile konuştu: "- Bekle... Az sonra pişer!" Karşılıklı gösterilen kerametlerden sonra iki ulu kişi birbirlerini tanıyıp dost olmuşlardı. Niğbolu zaferinin anısına Bursa Ulucami'yi yaptıran Yıldırım Bayezıd, açılışı damadının yapmasının uygun olacağını düşünmüştü. Cuma günü, kalabalık cemaatin önünde seslendi: "- Ya Emir! Kapıları sen aç ve cemaata vaaz edip Namaz kıldır. Veli kişi olduğun için bu şeref sana aittir!" "- Hayır Sultanım! Bu şerefi Şeyh Ebü Hamideddin-i Aksarayi hazretlerine vermelisiniz!" "- Bu zat kim ola ki?" "- Belki duymuşsunuzdur Sultanım... Somuncu Baba derler bir ekmekçi koca vardır. Ulucami işçilerine de ekmek satmıştır. İşte bu zat O'dur!" Somuncu Baba, "Ne ettin Emirim, bizi ele verdin!" diyerek bütün alçakgönüllülüğüyle camiyi açtı, kürsüye çıkıp vaaz ve nasihatlarda bulundu. Herkes O'na hayran olmuştu. Rivayete göre Somuncu Baba camiin her kapısından aynı anda çıktı ve herkes elini öptü. |
|
|
|
|
|
#14 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Altıncı Osmanlı Padişahı olan Sultan ikinci Murad daha çok "Fatih Sultan Mehmed'in babası" olarak bilinir. O'nun bu özelliği Türk tarihine ve kültürüne yaptığı başka büyük hizmetleri adeta gölgelemektedir. O'nun, Anadolu'da Türk Birliği'nin kurulması yönünde yaptığı çalışmalar, Avrupa'daki fetihleri ve ünlü Kosova zaferi engin tarihimiz içindeki şerefli yerini almıştır. Bütün bunların yanında ikinci Murad'ın Türk diline ve kültürüne yaptığı büyük hizmetler vardır ki, unutmamamız gerekiyor. Mesela, Osmanlıların Kayı Boyu'ndan geldiği ilk defa ikinci Murad döneminde ortaya çıkarıldı. Buna bağlı olarak paralara Kayı damgası vuruldu, şehzadelere "Korkud", "Oğuz" gibi Türk isimleri verilmeye başlandı. O devirde pek çok Türkçe eser yazıldı. Yazıcıoğlu Ali'nin Türk - Oğuz geleneklerini anlatan "Tevarih-i Al-i Selçuk", Molla Arif Ali'nin Anadolu'nun fethini ve Türkleşmesini ele alan "Danişmendname", Yazıcıoğlu Mehmed Efendi'nin dini edebiyat alanındaki "Muhammediye", Şeyhi'nin "Hüsrev ile Şirin" ve Mercimek Ahmed'in Farsça'dan çevirdiği "Kabüsname" isimli eserlerini bunlar arasında sayabiliriz. Kabüsname'yi Farsça'dan tercüme eden Mercümek Ahmed bunun hikayesini şöyle anlatır: "Gelibolu'da Sultanımız tarafından huzura kabul edildiğimde Kabüsname'den söz açılmıştı. Bir başkasının yaptığı tercüme ile ilgili olarak dedi kim: 'Hoş kitaptır, içinde çok faydalı nasihatlar vardır. Biri Türkçe'ye tercüme etmiş fakat yeterli değil. Açık söylememiş. Kabüsname bir kabüsname haline gelmiş. (Kabsüname: Eski İran'da, Kabüs'ün torunu Kühistan hükümdarı Keykavus'un "Geylan Şah" adındaki oğluna verdiği öğütleri bildiren kitap. Kabus: Uykuda basan ağırlık) Bir kimse ortaya çıkıp bu kitabı açık tercüme etse de gönüller haz olsa!' Bunun üzerine işe koyuldum da o kitabı istenilen şekilde tercüme etmeyi başardım." İkinci Murad'ın başlattığı bu hamle devam etti ve Türk kültür seviyesi kısa zamanda öteki milletleri geri bıraktı. |
|
|
|
|
|
#15 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
İstanbul'un fethinde rol oynayan unsurlardan biri de Türk topları ve özellikle havan topudur. Bu konuda bilerek ya da bilmeyerek çeşitli kaynaklarda hatta okullarımızda okutulan ders kitaplarında bile büyük hatalar yapılıyor. Topların, Urban isimli Macar usta tarafından yapıldığı kesinlikle doğru değildir. Türk topçuluk tekniğini küçük düşürmek ve hatta İstanbu'un fethini gölgelemek için Hristiyan dünyasına mensup bazı tarihçiler Urban'ın döktüğü büyük toplar sayesinde surların yıkılabildiğini yazarlar. Oysa Urban yalnızca döküm ustasıdır. Bizans'ta geçim sıkıntısı çektiği için Türklere sığındı, sonra da dökümcü olarak orduya alındı. O, topların balistik ve dayanıklılık barut ölçülerinden hiç anlamıyor, yalnızca eline verilen plana göre döküm yapıyordu. Türk ordusunda onun yaptığı işi yapan daha pek çok usta bulunuyordu. Kaldı ki, Urban'ın Edirne'de dökümünü yaptığı büyük top, İstanbul'daki ilk atıştan sonra çatladı. Türk ustaların döktüğü büyük toplar ise kuşatma süresince ara vermeksizin çalıştı. Topların planlarını, başta "Saruca Paşa" ve "Mimar Muslihiddin" olmak üzere tamamen Türk mühendisleri çizdi. Büyük topların balistik hesapları ise bizzat Fatih Sultan Mehmed tarafından yapıldı. Fatih'in bu konudaki asıl dehası ise havan topunu icad etmesidir. Kuşatma sırasında dökülen havan topları Beyoğlu sırtlarına yerleştirildi ve Galata'daki Ceneviz kolonisine zarar verilmeden aşırtma atışlarla Haliç'teki Bizans donanması bombalandı. Fatih Sultan Mehmed'in bu konudaki çalışmaları Bizans kaynaklarınca da doğrulandı. "Kostantıniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. O'nu fetheden hükümdar ne güzel hükümdar ve O'nun askerleri ne güzel askerlerdir." - Hz. Muhammed (S.A.V.) |
|
|
|
|
|
#16 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Başta Akşemseddin olmak üzere ileri gelen şeyhlerle dervişler "İstanbul'un mutlaka fethedileceğini" söyleyerek ordunun moralini yükseltiyorlardı. Yapılan tefsirlere göre, Kur'an-ı Kerim'de geçen "Beldetün Tayyibetün - Güzel Şehir" sözündeki rakamların toplamı ebced hesabıyla 857 oluyordu ve bu rakam, Hicri takvime göre İstanbul'un fetih yılı oluyordu. Bu şehir, Milad öncesinden başlayarak hiç gündemden düşmemiş, şimdiye kadar çeşitli milletler tarafından defalarca kuşatılmıştı. İslam Peygamberi Hazreti Muhammed'in Hadis-i Şerifleriyle tuttukları ışık Müslümanları da bu şehir üzerine yöneltti. 655 yılında ve Hazreti Osman'ın Halifeliği döneminde Hazreti Muaviye tarafından, 668 yılında Muaviye'nin oğlu Yezid tarafından, daha sonra da başka İslam orduları tarafından kuşatmalar yapıldı. 668 yılında yapılan kuşatmada, Peygamber Efendimizin sancaktarlığını yapn Hazreti Eyyup El Ensari şehid olmuştu. O'nun yakın bir yerde defnedilmiş olacağını tahmin eden din byükleri mezarının yerini bulmak için büyük gayret gösteriyorlardı. Akşemseddin kendini adeta bu konuya adamıştı. Bir gece Padişah'ın hazır bulunduğu otağda secdeye kapanıp kendinden geçmiş ve Allah'la başbaşa kalmıştı. Secdede o kadar uzun kaldı ki, orada bulunanların çoğu, "Efendi mezarın yerini bulamadığı için utancından başını kaldıramaz oldu" diye alaya almaya başlamışlardı. Derken, Akşemseddin başını yerden kaldırdı, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş yüzünü yanında bekleyen Sultan'a çevirdi ve büyük müjdeyi verdi: "- Beyim! Allah'ın hikmeti, seccademizi Eyüp Sultan Hazretlerinin mezarı üzerine sermişiz. Hemen şu yeri kazsınlar!" Hemen toprak kazıldı... Heyecan dorukta, bütün bakışlar aynı noktada! Ve işte bir sanduka üzerine şöyle bir yazı. "Hâzâ kabrü Ebü Eyyüb.." Kimde can kalır? Herkes sevinçten ağlıyor ve haber Türk ordusunun safları arasında dalga dalga yayılıyor: "Müjdeler olsun, müjdeler olsun ki, Eyyup Sultan Hazretlerinin mezarı bulundu!.." Bu müjdeyi alan ordunun değil bir Bizans, bin Bizans bile dayanamaz artık. Nitekim dayanamadı da. |
|
|
|
|
|
#17 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
29 Mayıs 1453 günü sabaha karşı Bizans surlarına yönelen Türk topları ard arda patlıyor, her patlayış koca duvarlarda gedikler açarken "Allah Allah" sesleri yer- ğöğü inletiyordu. 21 yaşındaki genç Padişah "Ya Bizans beni alır ya ben Bizans'ı" demişti ve artık bu köhne imparatorluk yıkılmalıydı. Bu arada Türk askerlerinin kalbi bir başka ulvi heyecanla çarpıyordu: Surlara bir an önce çıkıp bayrağı dalgalandırmak! Derken, Eğrikapı yönündeki surların üstünde bir sancak dalgalanıyor... Bu; üç hilalli, kelime-i tevhidli Türk sancağı! Ve, yağmur gibi yağan oklara rağmen elindeki sancağı yere düşürmeyen o yiğit insan, Ulubatlı Hasan!.. Burçlara dikilen sancak Türk askerini gayrete getirirken Bizanslılar neye uğradıklarını şaşırıyorlardı. Son bir gayretle, sanki bütün oklarını Ulubatlı Hasan'a doğru yönelttiler. Oklar yetmedi, mancınıklarla taşlar fırlattılar... O Yiğit insan, Ulubatlı Hasan aldığı yaralarla üstüne yığılıp kaldı. Gözleri az önce diktiği sancağa kilitlenmiş gibiydi. O'nun dalgalanışını tebessümle seyretti ve oracıkta şehid oldu. Artık o burçlarda dalgalanan bir sancak olmuştu ve sonsuza kadar kutlu fethin sembolü olarak anılacaktı. |
|
|
|
|
|
#18 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek, Dağlardan çektirilen kalyonlar çekilecek; Kerpetenlerle süreun dişleri çekilecek! Yürü, hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. Sen de geçebilirsin; yârdan, anadan, serden Senin de destanını okuyalım ezberden Haberin yok gibidir taşıdığın değerken... Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini; Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini! Çocuk görme, hor görme delikanlım kendini. Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın, Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. Bu kitaplar Fatih'tir, Selim'dir, Süleyman'dır, Şu mihrab Sinanüddin, şu minare Sinan'dır. Haydi artık uyuyan destanını uyandır... Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin; millet yürüyecek arkandan Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan... Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. Bırak, bozuk saatlar yalan - yanlış işlesin, Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın. Yürü arslanım, fetih hazırlığı başlasın! Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. - Arif Nihat ASYA - |
|
|
|
|
|
#19 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen oğlu ikinci Bayezıd avdan dönüyordu. Bir an önce saraya varıp dinlenmeyi düşünürken atını durdurdu, havayı kokladı ve derin derin nefes alıp ferahladıktan sonra sordu: "- Bu güzel kokular da nereden gelir böyle?" Yanındaki vezirlerden biri cevap verdi: "- Devletlü Padişahım! İstanbul kuşatmasına katılan gazilerimizden tabiat aşığı biri vardır ki, O'na Gül Baba derler. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Şu yamaçları güllerle ve dahi türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular O'nun bahçesinden gelmektedir." Padişah, vezirin anlattıklarını tebessümle dinliyordu. Sözlerini bitirince kararını bildirdi: "- Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim!" Artık yorgunluklar unutulmuştu. Gül Baba'nın kulübesine doğru yürüdüler. Kulübeye doğru yaklaştıkça gül kokuları artıyor, insanın gözü - gönlü açılıyordu. Değerli misafirlerin geldiğini gören Gül Baba koştu, onları kapıda karşıladı. Padişah, daha atından inmeden sordu: "- Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri gül bahçesine çeviren yiğit asker, selam sana!" Gül Baba mahçup olmuştu, güçlükle konuşabildi: "- Sizden böyle iltifatlar görmek bizim için ne büyük şereftir Sultanım, sağolun!" "- Sen ki, İstanbul'u fetheden ordunun bir neferi olarak şereflerin en büyüğünü almışsın Gül Baba. O büyük şerefin yanında bizim sözlerimizin hükmü mü olur?" Gül Baba tebessümle başını öne eğerken Padişah atından indi ve Gül Baba'nın gösterdiği mindere bağdaş kurup oturdu ve O'nun kendi elleriyle pişirdiği kahveyi yudumlayıp yorgunluğunu giderdi. Sonra da şöyle bir teklifte bulundu: "- Dilersen seni saraya alayım. Artık çalışma da yaşlılık devrini dinlenerek geçir!" "- Sağolun Sultanım! Burada oturmak benim için daha iyi. Amma bir iyilik yapmak istersen, şu kulübemin bulunduğu yere bir mektep - medrese yaptır ki, memleketimizin çocukları ilim - irfan öğrensinler!" Gül Baba'nın sözleri Padişah'ı çok duygulandırmıştı. Yerinden kalkarken O'nu mutlu edecek cevabı verdi: "- Gönlün rahat olsun Gül Baba, dilediğin olacaktır!" Sonra bahçeyi gezdiler... Padişah gülleri okşuyor, eğilip kokluyor ve yanındakilerle konuşuyordu. Bu arada Gül Baba da özenle seçtiği gülleri koparıp demet yapıyordu. Padişah ayrılırken O'na bir demet sarı, bir demet kırmızı gül verdi. Padişah gülleri alıp kokladı, bağrına bastı ve atını sürüp gitti. Kısa zaman sonra ise Gül Baba'nın kulübesi yıkıldı ve oraya büyük bir bina yapıldı. Zaman içerisinde okul oldu, hastane oldu ama hep insanlığa hizmet etti. 1868 yılında "Mekteb-i Sultani" adıyla yeni bir kimliğe bürünen okul, Cumhuriyet döneminde de "Galatasaray Lisesi" adını aldı. Gül Baba'nın Sultan İkinci Bayezıd'a verdiği o güzel kokulu sarı ve kırmızı güller önce bu lisenin, sonra da Galatasaray Spor Kulübü'nün sembolü oldu. Gül Baba'nın türbesi bugün de orada, okulun bahçesindeki yeşillikler arasında duruyor ve ziyaretçilerinden fatihalar bekliyor. |
|
|
|
|
|
#20 (permalink) |
|
KoooLpa
![]() |
Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık - bahçelik yerlerden geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyvalar vardı. Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim,'in içine bir şüphe düştü: - "Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?" diye düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası'nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti. Heybeler - torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El açıp dua etti: "Ey Allah'ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler olsun." Sonra Yeniçeri Ağası'na dönüp şunları söyledi: "Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü hay ağa, haram yiten bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!.." ***** Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü'nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya- da hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü. Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah O'na şunları söylemişti: "İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?" ***** Mısır'ın fethinden sonra esir Memluk kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim'in huzuruna getirilmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti: "- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?" "- Cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey Sultan! Yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!" "- Anlamadım!.." "- Berberilerden biri, Venedik'ten top getirerek bize satmak istemişti de, Peygamberimizin, "ok ve kılıç kullanın" şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. O satıcı bize, "Yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır" demişti. Meğer doğruyu söylemişmiş!" "- Din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, Allah'ın, "Düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz" emrine neden uymadınız? Bilmez misiniz ki, "Ok ve kılıç kullanın" demek "Başka silah kullanmayın" demek değildir. O zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!" Kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu. ***** 1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul'a dönüyordu. Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah'ın kaftanını kirletti. Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı. O'nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti: "Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!" Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü. ***** İki yıl iki ay süren Mısır seferi sonra ermiş; bugünkü İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Sudan, Cezayir ve Yemen devletlerinin bulunduğu topraklarının tamamı ile Suudi Arabistanla'la Libya'nın bir kısmı Osmanlı hakimiyetine girmiş, halifelik Mısır Abbasilerinden Türklere geçmiş, Türk toprakları iki mislinden daha fazla büyümüştü. Şimdi, bütün bu işleri başaran kahraman İstanbul'a dönüyordu. Üstelik O, artık yalnızca bir Padişah değil, bütün müslümanların halifesi idi. İstanbul halkı yediden yetmişe yollara dökülmüş düğün - bayram ediyor, Padişahlarını en güzel biçimde karşılamanın hazırlıklarını yapıyordu. O büyük kahraman durumun farkındaydı ama alkışlardan, tezahürattan sıkılıp utanacağını düşünüyor, İstanbul'a sessiz sedasız girebilmenin yollarını arıyordu. Nihayet, yanına aldığı birkaç kişi ile birlikte tebdili kıyafet ederek Anadolu yakasından kayığa bindi ve gece vakti Topkapı Sarayı'na giriverdi. Ertesi gün şaşalı bir tören için yollara dökülenler, Padişah'ın sarayda olduğunu öğrenince hayretler içinde kaldılar ve ne yapacaklarını şaşırdılar. ***** Kutsal toprakların huzuru kavuşturulması için düzenlenen bu sefer sırasında götürülen para yetmediği için bir bezirgandan borç alınmıştı. Defterdar, bezirgana teşekkür ettikten sonra bir arzusunun olup olmadığını sordu ve şu cevabı aldı: "- Verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. Yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!" Defterdar bezirganın bu isteğini Padişaha iletince Yavuz Sultan Selim öfkelendi ve şöyle haykırdı: "- Böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el - alem, 'Mekke ve Medine fatihi olan Sultan Selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü' derler. Bundan kaçınırım. Tek elden bezieganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!" Bütün bunlardan sonra, "Hey gidi koca Yavuz bey!" demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: "Anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!.." ***** "Her nefis ölümü tadacaktır" ilahi hükmünce Yavuz Sultan Selim Han'n ölüm anı da gelip çattı. Padişah olalı daha sekiz yıl olmuştu, gençti devleti -milleti ve İslam alemi için büyük idealleri vardı ama, ölüm ferman dinlemiyordu. Kemak Paşazade çok sevdiği Padişahı için bir mersiye yazmıştı. Bu alim kişi, O'nu ve kısa saltanat dönemine sığdırdığı büyük işleri şöyle tasvir ediyordu: Şems-i asr idi, asrda şemsin Zıllı memdüd olur, zamanı kasir Tâc ü tahtıyle fahreder beyler Fahrederdi ânınla tâc ü serir Yani, Kemal Paşazade Tavuz'u hem asrın (yüzyılın) güneşi olarak görüyor, hem de ikindi vaktinde gölgesi uzun ama ömrü kısa olan ikindi güneşine benzetiyor. Bütün beyler tac ve tahtlarıyla övünürlerken tac ve tahtın Yavuz Sultan Selim'le övündüğünü dile getiriyor. Ve, Yavuz Sultan Selim'in naaşı, Mısır seferinden dönüşte Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurla leke olan kaftana sarılıp defnedildi. |
|
|
|
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) |
|
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| AMD Tarihi | efe | Donanım | 0 | 28-09-2007 15:55 |
| Voleybolun Tarihi | efe | Spor | 0 | 09-09-2007 18:41 |
| Tarihi Messenger ... | Destroyer™ | Off-Topic | 1 | 30-05-2007 02:31 |
| Amerika Tarihi | nisa | Uygarlıklar Tarihi | 0 | 12-01-2007 21:23 |
| ABD tarihi.... | n_e_s | Slayt | 0 | 27-12-2006 17:16 |
Gizlilik Politikası | KooLpa üyeleri onay gerektirmeksizin mesaj yazabilmektedir. KooLpa' da yasalara aykırı unsurlar bulursanız buraya yazınız. En kısa zamanda gereği yapılacaktır.